Ana Sayfa / Makale / TARİHSEL SEYRİYLE AVRUPA MERKEZLİ BİR OLGU: TÜRK-FOBİ

TARİHSEL SEYRİYLE AVRUPA MERKEZLİ BİR OLGU: TÜRK-FOBİ

TARİHSEL SEYRİYLE AVRUPA MERKEZLİ BİR OLGU: TÜRK-FOBİ

*Diren ŞAHİN

 “Ben ve Milletim Tanrı’nın kırbacıyız.
Tanrı, yolundan çıkanları cezalandırmak için
Bizi gönderdi.”
Attila

Büyük Hun Hükümdarı Attila’nın bu sözünden asırlar sonra, batı medeniyetleri yaşadıkları yenilgileri sorgularken yine benzer ifadeleri ortaya koymuşlardır:

            “Bir türlü önünü alamadıkları, aniden ortaya çıkan bu yenilmez Türk gücü nereden gelebilirdi?  Belki de bu korkutucu ulusun birden ortaya çıkması; insanlığın gelişimini yöneten, günahkârları cezalandırması için tiranları yaratan ve inananları hem dışa hem de içe reforma davet eden daha büyük bir takdir-i İlahi’nin uygulamalarıydı. Belki de Tanrı; Bizanslı Yunanları ve bencil-bölünmüş Avrupalı Hıristiyanları kamçılamak için bizzat Türkleri kendi eliyle göndermişti”.[1]

İşte bu şekilde süren Avrupa’nın, Türkleri Tanrı’nın kendilerine verilmiş bir cezası olarak görmesi fikri, tarihin pek çok devrinde devam etmiştir. Farklı biçimlerinin oluşturulduğu birçok Türk karşıtı sosyolojik olguların (Tekerlemeler, Sözler, İnanışlar) birçoğu, tarihteki Türk mücadelelerinin ardından oluşturulmuş yorumlamalardan ibarettir. Pasifik’ten Akdeniz’e, Pekin’den Viyana’ya, Cezayir’e ardından Troyes (Fransa)’ya kadar uzanan 2000 yıllık bir tarihin karşısında duran ulusların sahip oldukları yenilgilerin ardından verdiği tepkiler günümüze gelene kadar bu şekilde devam etmiş ve Rönesans-Reform, Sanayi Devrimi gibi ilerlemelerle yükselişe geçen Avrupa’nın bu refleksleri ve korkuları hiçbir zaman bitmemiştir.[2]

 

İncelediğimiz zaman batı menşeili bir terim olan Türk-Fobi (Türkofobi)  kelimesi farklı kullanım biçimlerine sahiptir. İngilizcede Anti-Turkism, Turcophobia olarak da adlandırılan bu kavram esas olarak Türk ögesini taşıyan hemen hemen her şeye karşı güdülen düşmanlığı ifade etmektedir. Bu noktada belirtilen “Türkofobi” kavramı yalnızca Anadolu halklarını değil aynı zamanda balkanlardaki Müslümanları, Boşnakları, Pomakları, Kafkaslardaki ve Orta Asya’daki Türkleri, yani içerisinde Türklük mirasını taşıyan bütün halkları kapsamaktadır.[3] Henüz literatüre kazandırılmamış bir kavram olan Türkofobi, özellikle günümüzde Avrupa’nın Türk unsurlara karşı uyguladığı olumsuz uygulamalar neticesinde gündeme gelmektedir.[4]

Esas olarak kelime manasıyla “Türk düşmanlığı” ifadesini taşıyan Türkofobi kavramı, 21. Yüzyıl içerisinde birden ortaya çıkmış veya aniden türetilmiş olumsuz duyguların eseri olan bir kavram değildir. Çok daha eskiye gidebilmekle birlikte, haçlı seferlerine dayandırmayı kâfi gördüğümüz Türkofobi kavramının ortaya çıkışı, 1071 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Anadolu’nun kapılarını Türklere açmasının ardından; İslamiyet karşısındaki gerilemelerini durdurmak amacıyla kurulan bir Hristiyan birliği olan Haçlı Birliği karşısında durabilen Türklerin, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasındaki mücadeleyi sürdürebilecek tek kuvvet olabileceğinin anlaşılmasıyla başlamıştır.[5] Bu tarihten itibaren artan ivmelerle Türkleri öncelikle Anadolu’dan atmak ve Türk-İslam Birliğini bitirmek üzere oluşturulan batı ittifaklarının yönü doğal olarak hep Türklere karşı olmuştur. Bu noktada günümüzle ilişkilendirilmesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir başka husus ise, Türklerin Anadolu’ya girmesiyle birlikte batı tarafından yaratılan Türk algısında; Türkler yalnızca barbar değil, aynı zamanda Müslüman bir millettir. Günümüzde de Batı’ya Müslümanlık denildiği zaman akıllarına Ortadoğu ya da Afrika’daki Araplar ve diğer unsurlar değil, Türkler gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkler, Malazgirt’ten itibaren, İslamiyet’in ilk akla gelen temsilcileridir.* Tarihsel seyir açısından Batı’nın Türkofobik eğilimlerine bakmaya devam ettiğimizde;  Selçuklular’ın Anadolu’yu fethinin ardından Batı’nın yaşadığı ikinci büyük sarsıntı olan İstanbul’un Fethi karşımıza çıkmaktadır. Asırlardır Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nun başkenti ve Ortodoksluğun merkezi olan böylesine önemli bir şehrin Müslüman Türkler tarafından fethedilmesi; Bizans’ın sonunu getirmekle kalmamış, Hristiyan dünyasını aşılması daha büyük bir evhama sokmuştur. Yukarıda daha önce de belirttiğimiz gibi; Batılılar arasında Türklerin Tanrı’nın bir gazabı olarak görülmesine, hatta İstanbul’un Fethi’nin; “İsa Mesih’in hain Truvalılara karşı Türk kamçısını kullanması.” olarak yorumlanmasına dahi olanak sağlamıştır.[6] Batı’nın bu gerileme karşısındaki nefreti hiçbir zaman dinmemiştir. Hoşgörünün, ilimin ve ilerlemenin merkezi olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey dahi onlara göre yeni türemiş bir eşkıya prensi ve gayri-meşru yollarla toprak gasp eden bir savaş ağasından başka bir şey değildir. Hatta öyle ki, batı gözünde Bizans’ın doğu topraklarını alarak zorba bir devlet ortaya çıkarmıştır.[7] Oysa ki İstanbul’un Fethi’nin ardından Osman Bey’in kurduğu İmparatorluğun Padişahı olan Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki halka gösterdiği hoşgörü ve hassasiyet, Ortaçağ’ın kat ve kat üstünde bir liderlik örneğinin timsalidir ve batı buna yalnızca kitaplarının ücra köşelerinde yer vermekte, “Barbar Türkler !” derken dahi ne kendi vahşetlerini, ne de Osmanlı ve diğer Türk Devletleri’nin çağın çok ötesindeki hoşgörülerini akıllarına getirmemektedirler.

Osmanlı’nın yükselme devri olan 16. Yüzyıl’a geldiğimizde ise, Avrupalı Devletler küçük gördükleri ve her fırsatta aşağıladıkları Türkleri artık açık açık ciddiye almak zorunda kalmışlarıdır. Kanuni’nin gözünü Viyana, Avusturya ve Macaristan topraklarına dikmesi, Şarlken ile olan mücadeleleri Avrupa’nın Türk tehlikesi karşısındaki korkularını hat safhaya çıkarmıştır. Bu süreçten sonra Osmanlı gücüne açık olarak saygı duyulmaya başlanmıştır. Karşılarında Asya steplerinden geçen “Barbar sürülerin” değil, batının daha önce hiç görmediği kadar modern biçimde örgütlenmiş orduların olduğu anlaşılmıştır. Osmanlı artık Anadolu’nun bir beyliği değil, Avrupa sorunlarında mutlaka hesaba katılması gereken ve Avrupa uyumunun kalıcı bir unsuru olan esas devlet olmuştur.[8] Bütün bu yükselme devri başarıları Batı’nın Osmanlı’ya dolayısıyla Türklere karşı daha fazla hırs ve kin beslemesine neden olmuştur. Osmanlı’yı gözlemlemek üzere Avrupa’dan gelen yazarlar, düşünürler veya sanatçılar dahi bütün övgülerinin sonuna “ama” ile başlayan cümlelerini sıralamaktan kendini alamamışlardır. Haçlı zihniyetinin devamı olan ve psikolojik yenilgi altında ortaya çıkan bu nefret duyguları, Türklerin atalarını ve dolayısıyla onların çağdaş torunlarını vahşi, kültürsüz ve gayri-meşru bir ırk olarak tanımlamalarına, onların medeni dünyanın bir kısmını yönetmek bir yana dursun oralara yerleşmek üzere hak iddia etmelerinin dahi olanaksız olduğunu ileri sürmüşlerine olanak sağlamıştır. Bu doğrultuda bazı yazarlar Türklerin sözde vahşetini ve kabalığını vurgulamak amacıyla Araplarla ilgili ortaçağ tarihini baştan yazmışlardır. Ve onların dünya tarihindeki etkisini küçültüp, zararsız gösterip; Türkleri dünyanın daha önce hiç benzeri olmayan bir düşmanı olarak tanıtmışlardır.[9]

  1. yüzyıla geldiğimizde Viyana yenilgisi (1683) batının Türklere karşı duyduğu nefretin niteliklerinin değişmesine sebep olmuştur. Çünkü bu süreçten önce askeri ve siyasi bir tehdit olarak görülen Osmanlı genelde barbar, vahşi, saldırgan gibi savaşçı özelliğini niteleyen sıfatlarla eleştirilmiştir. Viyana yenilgisinin ardından ise Türkler, siyasi tehdit olmaktan ziyade, Batı için kültürel bir tehdit unsuruna dönüşmüştür. Bu sebeple de bu süreçten sonra Türk tanımları; sapık, cahil, görgüsüz gibi sıfatlara gebe kalmıştır. Bu doğrultuda Osmanlı’da günlük yaşam, özel hayat ve özellikle harem ile ilgili müstehcen konular kaleme alınmıştır.[10] 18. Yüzyıla baktığımız zaman Batı’nın ilerleyişi onun Türkofobik eğilimlerinden hiçbir şey eksiltmemiştir. Misal olarak Mozart’ın “Saraydan kız kaçırma Operası” nda işlenen Türk ve Osmanlı algısı; kaba, iradesiz, erdemsiz ve kötü olarak nitelenmiştir. 19. Yüzyıla geldiğimizde ise, Türkofobinin en şiddetli tepkilerini uyandıran bir İngiliz yöneticisi ile karşılaşırız, W. Ewart Gladstone. Tam anlamıyla bir Türk ve İslamiyet düşmanı olan bu kişi, bütün hayatını Kur’an-ı Kerim’in yok edilmesine ve Osmanlı’nın parçalanmasına adamıştır. [11] İngiltere yönetiminde takip ettiği bütün politikaları Hristiyan-Müslüman çatışmasına oturtan Gladstone Türkler için: Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz”[12] ifadelerini kullanmıştır.

Günümüze doğru yaklaştığımızda, Avrupa’nın Türk ve Müslüman düşmanlığı hiddetinden hiçbir şey eksiltmeden kendisini göstermeye devam etmiştir. Bu doğrultuda Birinci Dünya Savaşı ile Hıristiyan unsurların desteklenerek Osmanlı’dan ayrılıp, bağımsız devletler kurmaları sağlanmıştır.  Ardından sıra Müslüman fakat Türk olmayan unsurların kopartılmasına geldiğinde, bu amaç uğruna çöllerde çuvallar dolusu altınlar dağıtılmıştır. Son olarak günümüze ise Türk unsurlarının Avrasya’da birbirinden koparılması planlanmış, Türkofobi’nin ulaştığı seviyeleri gözler önüne seren bu planda, Türk Dünyasını Kafkasya’dan bir makas gibi bölmek amaçlanmış, bu doğrultuda çevredeki Türk dışı bütün unsurlara Anti-Türkizm fikirleri aşılanmıştır. Türkleri vahşi, katil ve saldırgan olarak gösteren Batı, ne Srebrenitsa’daki katliamlarını ne Hocalı’daki susuşlarını ne de Ortadoğu’daki vahşetlerin kumandasını tutan kişiler olduklarını göz önüne getirmemişlerdir. Güney sınırımız olan Suriye’deki Türk unsurlarına karşı, sözde demokratik batının, bu Türkofobik davranışları devam etmiştir. Özellikle Türkiye’nin hassasiyetini geç de olsa dile getirmesine karşın bölgedeki Türkmenlerin hiçbiri, Batının gözünde bir şey ifade etmemiştir. Bu noktada Batı tarafından yapılmış olan katliamlar ve soykırımlarda Türkiye’ye verilen sus tehdidi; sözde Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, sözde Kürt sorunu gibi sorunlar olmuştur. Tarihin pek çok zamanında mücadeleleriyle gururlarını yerle bir eden Türkleri bir kıskaç altında tutmaya çalışan batının bu yöndeki politikaları, gerek sınırlarındaki çalkantıları kazıyarak, gerekse geçmişteki meselelerin üstünün kapanmasına izin vermeyerek Türkleri huzursuz etme amacını taşımıştır. Bu açıdan bakıldığında Türkofobi aslında batının kendi içinde açıklarını kapatmasına ve birleşmesine de neden olmuştur. Ortak düşman olan Müslüman dünyaya karşı geçmişten gelen haçlı hissiyatı günümüzde de devam etmiş, bu doğrultuda her ne kadar kabul edilmese de Avrupa Birliği, içerisine hiçbir İslami unsuru dahil etmeyerek modern bir haçlı havasını taşımıştır. Bu birlik yoluyla da Türkofobi’yi aşılayan devletler, Türklerin birliğe üye olabilecek kadar gelişmişlik düzeyine, hijyene, demokrasiye sahip olmadığını üstü kapalı bir biçimde belirtmiş, birlikten ayrılmak isteyen İngiltere’nin referandum için bu doğrultuda hazırladığı afişlerde kullandığı sloganlar yine Türkleri aşağılayan, onların birliğe girmesinin rezalet olacağını ifade eden kullanımlar olmuştur. 2018 yılına geldiğimizde ciddi çalkantılar geçiren ve sıkıntılar içerisinde olan dünyayı sarsan bir diğer unsur da aşırı sağ yönelimlerin batı halklarını etkileyerek iktidara yönelmeleridir. Bu partilerin oy potansiyellerini arttırmak amacıyla kullandıkları temel öge yine Türk düşmanlığı ve Türkleri aşağılayıcı politikalar olmuştur. Bu amaçla alenen dile getirilen ifadelerin yanında gerek havaalanlarında gerek Avrupa’da yapılan yürüyüşlerde Türkleri aşağılayıcı ve bulunduğu durumları güçleştirici davranışlar uygulanmıştır. Tabi bu noktada Türkofobi’nin bu derece hortlatılmasında göz önünde bulundurmamız gereken bir unsur daha bulunmaktadır. O da, Batı’nın Türkiye’nin mevcut Cumhurbaşkanı’na ve politikalarına karşı olan tutumudur. Avrupa olarak nitelediğimiz Batı* Erdoğan’ın yönetiminde uygulanan politikaların Türkiye’nin özgürleşmesi ve modernleşerek batıya doğru yönelmesi yönünde bir engel olarak görmektedir. Batının tabiri ile Erdoğan bir diktatördür ve belki de Arap Bahar’ını yaşayan diğer Müslüman ülkelerin liderleri gibi koltuğundan edilmelidir. Bu noktada Türkiye’de başarıya ulaşamamış bir girişim olarak görülen Arap Baharı’nın yanında, Türkiye’de yapılan Darbe girişiminin ardından batı tarafından gösterilen (daha doğrusu gösterilmeyen) tepkiler de batı ile Erdoğan arasındaki zıtlaşmanın menşei olmuştur. Bu girişim ile birlikte daha da gerginleşen ilişkilerde, artık iki tarafta kartlarını açık oynamak üzere söylemlerini açık ve sert hale getirmişlerdir. Bu durum bir taraftan daha önce bahsettiğimiz gibi Batı’da sağ siyasi aktörlerin oylarını arttırmalarına neden olmuş, bir taraftan da Batı’daki Türkofobik faaliyetlerin alenen gerçekleştirilebilmesine sebep olmuştur. 2017 yılında Referandum çalışması yapmak üzere Türkiye’den Hollanda’ya giden Türk diplomatların Ülkeye alınmaması ile başlayan gerginlik süreci, hem batının tavrını gözler önüne sererken hem de bu gerginlikler sırasında Avrupa’da yapılan Türkleri aşağılayıcı Türk karşıtı gösteriler 21. Yüzyılda Türkofobi’nin ne seviyelerde olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi ifadelerin sözcüsü olan Avrupa’nın aslında ırk ayrımcılığının tohumlarını kendi içlerinde büyüten ve modern dünyanın tepkisinden korkarak ne kadar yeşermemesi için bastırmaya çalışsa da uygun ortamı bulduğunda birden yeşertebilen ırkçı ve ayrımcılıkların merkezi olan bir medeniyet olduğunu gözler önüne sermiştir.

Bu noktada “Batı Medeniyeti”nin günümüzdeki gelişmişliğinin, imkân genişliğinin ve modernliğinin eleştirisi asla yapılmamaktadır. Ve Batının yıllar önce kendilerinden ileride olan Osmanlı’yı aşağılama gayesi, günümüz Türk Dünyasında bulunmamaktadır. Ki bu doğrultuda batıya öğrenciler gönderirken, gerek ekonomik olarak gerekse teknolojik olarak batı gelişmişliği ve modernliği ulaşılması gereken seviye olarak görülürken, aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yönü batı olarak belirlenmişken; Batı’yı olabilecek her yönden aşağılamak, gereksiz ve anlamsız bir eleştiren başka bir şey  ifade etmeyecektir. Burada dikkat çekilmesi gereken temel nokta, Türk Dünyası’nın Batıyı takdir edebilecek kadar adil ama aynı zamanda iki yüzlüğünü, adaletsizliğini yüzüne vurabilecek kadar da cesaretli olabilmesinin gerekliliğidir. Türk düşmanlarını alenen destekleyen, ülkelerinde en güzel şekilde ağırlayan bir nevi devlet destekli terörizmin uygulamasını yapan Batı’nın, diğer taraftan hiçbir şey olmamış gibi Türk refleksleri karşısında Türkofobi’yi desteklemesi, bu durumun aslında ne derece işine geldiğinin, yani Türk düşmanlığını pekiştirmenin varolan konjonktürde Avrupa’nın işine ne kadar fazla yaradığının en açık göstergesidir. Bu noktada Türk Milletleri, batının Türkofobik eğilimlerine karşı en naif ve hoşgörülü politikalarını gösterse dahi, bu durumdan çıkarı olan Avrupa, Türk düşmanlığını pekiştirme yönündeki politikalarına devam edecektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

IŞIK, Hidayet,  “İstanbul’un Fethi’nin Hıristiyanlık Üzerine Etkileri”, Dini Araştırmalar
Der., C:4, S:10, 2001, s. (187-208)

KOCABAŞ, Süleyman , “Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar, Türkiye ve
İngiltere”, Vatan Yay., 1985, İstanbul, s. 231

MESERVE,  Margaret,  “TÜRK”, Çev.M.Tanju AKAD, Aprıl Yay., 2011, İstanbul.

SANDER, Oral,  “Siyasi Tarih: İlk Çağlardan 1918’e”, İmge Yay., 21. Baskı, 2011,
Ankara, s.(67-69).

ROX, J.Paul, “Türklerin Tarihi”, Çev. Aykut Kazancıgil- Lale Arslan, Kabalcı Yay.,
3.Basım, 2007, İstanbul, s.23.

İnternet Kaynakları

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/batida-turkofobinin-yukselisi-ve-feto/657227

http://yakintarihimiz.org/islam-ve-osmanli-dusmani-bir-ingiliz-politikaci-william-
ewart-gladstone.html

http://www.oncevatan.com.tr/turkleri-otekilestirerek-yok-etmek-makale,23742.html

http://www.posta.com.tr/geert-wilders-neden-turk-dusmani-haberi-1276953

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/batida-turkofobinin-yukselisi-ve-feto/657227

http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2015/03/150310_vert_cul_bati_osmanli_korkusu

* Süleyman Demirel Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi,    dirensahinn@hotmail.com

[1] Margaret, MESERVE, “Türk”, Çev.M.Tanju AKAD, Aprıl Yay., 2011, İstanbul, s.16.

[2] J.Paul, ROX, “Türklerin Tarihi”, Çev. Aykut Kazancıgil- Lale Arslan, Kabalcı Yay.,
3.Basım, 2007, İstanbul, s.23.

[3]https://www.turkcebilgi.com/t%C3%BCrk_d%C3%BC%C5%9Fmanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1 (29.03.2017)

[4] http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/batida-turkofobinin-yukselisi-ve-feto/657227 (29.03.2017)

[5] Ahmet, OCAK, “Haçlı Seferlerinin Ortaya Çıkışı Ve (Doğu-Batı Dünyaları Açısından)
Doğurduğu Sonuçlar”,  AİBÜ Sosyal Bilimler Enst. Der., C:14, S:3, 2014, s.134.

* Bu sebeple hem İslamofobi hem de Türkofobi Türk Milletini hedef alan kavramlardır.

[6] Hidayet, IŞIK, “İstanbul’un Fethi’nin Hıristiyanlık Üzerine Etkileri”, Dini Araştırmalar Der.,
C:4, S:10, 2001, s. (187-208)

[7] Meserve, 2011, s.15.

[8] Oral, SANDER, “Siyasi Tarih: İlk Çağlardan 1918’e”, İmge Yay., 21. Baskı, 2011, Ankara,
s.(67-69).

[9] Meserve, 2011, s.13.

[10] http://www.turks.com.tr/gecmisten-gunumuze-avrupanin-turk-dusmanligi/ (29.03.2017)

[11]http://yakintarihimiz.org/islam-ve-osmanli-dusmani-bir-ingiliz-politikaci-william-ewart-
gladstone.html
(29.03.2017)

[12] Süleyman KOCABAŞ, “Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar, Türkiye ve
İngiltere
”, Vatan Yay., 1985, İstanbul, s. 231

* Buradaki “Batı” kavramı yöneticilerin ve Türkofobyaya sahip halkların ;
genelini kapsamaktadır.

Sodip Uyarı: Yazılar kişisel görüşleri yansıtır; kurumları bağlamaz

About admin

Buna gözatmalısın

The Historical Background of European Union – Mediterranean Relations

The Historical Background of European Union Mediterranean Relations Arş. Gör. Merve AYTAÇ The European Union …

Bir Cevap Yazın