Ana Sayfa / Bölgesel Araştırmalar / ASYA PASİFİK ARAŞTIRMALARI / RUS DIŞ POLİTİKASINDA ÖNEMLİ BİR AKIM: AVRASYACILIK VE TARİHİ GELİŞİMİ

RUS DIŞ POLİTİKASINDA ÖNEMLİ BİR AKIM: AVRASYACILIK VE TARİHİ GELİŞİMİ

Rus Dış Politikasında Önemli Bir Akım: Avrasyacılık ve Tarihi Gelişimi

Yazar: Yeliz SILDIR

1991’de Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle birlikte uluslararası arenada iki kutuplu sistem de çözülmüştür. ABD’nin hegemonyasının hissedildiği tek kutuplu sistemde, yeni kurulan Rusya Federasyonu’nun dış politikası da yeni biçimler almış, ideolojik yaklaşımları bir tarafa bırakarak, Atlantikçilik olarak adlandırılan, Batı ve ABD ile yakın ilişkiler kuran bir politika izlemeye başlamıştır. Bu dönem ABD’nin “Russia First” (önce Rusya) politikasını uyguladığı döneme denk gelmektedir. Lakin 1996’da Yeltsin’in ikinci kez başkan olmasıyla birlikte ABD bu politikayı terk etmeye başlamış ve bunun Rusya tarafından da yansımaları olmuştur. Batı tarafından beklentileri karşılanmayan Rusya, yeni bir akım olmayan Avrasyacı düşünceyi dış politikada uygulamaya başlamıştır. Dönemin Rus Dışişleri bakanı Yevgeny Primakov’un uluslararası sistemde çok kutupluluğu savunmasıyla Avrasyacı yaklaşım bu döneme hâkim olmuştur. [1]

Rusya Avrasyacı dış politikayla, eski Sovyet coğrafyasında daha etkin bir politika izlemeye başlamış ve bu bölgedeki gelişmelerde söz sahibi olma iddiasında olmuştur. 1993’te yayınlanan “Yeni Politika Doktrin” inde bu bölgeleri “yakın çevre” olarak nitelemiş ve özellikle de Orta Asya ve Kafkasya’yı öncelikli alan olarak ilan etmiştir. Bu doğrultuda, BDT içinde Ekonomik Birlik, Gümrük Birliği, Ortak Güvenlik Antlaşması gibi bölgeyi Rusya ile sıkı bağlar içerisinde kılacak düzenlemelere gitmiştir. Putin döneminde etkisini gösteren bu politika, Rusya için Avrasya’yı hayati öneme sahip bir bölge olarak görmektedir. [2] Rus dış politikasında önemli bir yere sahip olan bu akımın düşünsel boyutunun incelenmesi, Rus dış politikasının anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi yeni bir akım olmaktan uzak bu düşüncesinin tarihi derinliği 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmakta ve günümüze gelene kadar elbette bazı evrelerden geçmiş ve gelişmiştir.

Rus fikri hayatının ve dış politikasının önemli konularından biri olan Avrasyacılık fikri Rus elitleri tarafından ortaya atılmıştır. Fakat Rusya’da değil yurt dışında. 20. yüzyılın başlarında, Bolşevik devriminden hemen sonra ülkelerinden ayrılarak, Prag’a, Sofya’ya, Berlin’e, Belgrad’a ve Paris’e yerleşen ilk Rus göçmen entelektüellerinin dünyasında oluşan ideolojik, siyasi ve toplumsal bir harekettir. Bu hareketi oluşturan insanlar sadece Sovyet iktidarını devirmek için uğraşanlardan farklı olarak, yalnızca ülkelerinde meydana gelen değişiklikleri kavramakla kalmayıp aynı zamanda Rusya’nın muhtemel geleceği ve dünyanın gelişiminde Rusya’nın yerini de anlamaya çabalamışlardır.[3] . Avrasyacılığın kurucularından sayılan Trubetskoy bir felsefe tarihi profesörü ve hem de bir dilbilimcidir, P.N. Savitsky coğrafyacı ve ekonomist, G.V. Vernadsky ise tarihçi ve jeopolitikçidir.[4]

I.Petro’yla birlikte gelişen Batıcılık akımı, Rusya’nın güç ve Avrupa’da iktidar elde etmenin yolunu Batı ile aynı değerlere sahip olmak olarak görmüştür. Bu modernleşme dönemi ile ülke Avrupalı değerlere yakınlaşırken, Batılaşma düşüncesi, Batıyı kopya etme şeklinde vuku bulmuştur. [5] Ancak Batıdan beklenen destek görülmeyince Atlantikçi düşünce gücünü yitirmiştir. Ülkede etkili olan bir diğer düşünce grubu ise Slavofillerdir. Batıyı taklit edenlere karşı bir tepki olarak doğduğu söylenebilecek olan Slavofiller Rusya’nın kendi geleneklerini ve zengin mirasını koruması gerektiğini düşünüyorlardı. Zaman için Rus ırkının üstünlüğü düşüncesini, ülkedeki diğer halklar üzerinde baskı politikasına dönüştüren Slavofiller, Rus coğrafyasında farklılıkların yok edilerek tek bir kimlik oluşturmayı amaçlamaya başlamışlardır. Ancak özünde Batı cephesine karşı birleşmeyi amaçlayan Slavofiller ile Avrasyacılar bu ortak noktada benzeşmektedirler.[6] Avrasyacılar da Rus devletinin geleneklerine, tarihi ve jeopolitik özelliklerine ve Rusya’nın tekrar büyük güç olmasına dayanan yeni bir devlet ideolojisi geliştirmeyi amaçlamaktaydılar. Bu geleneklerin kökleri de Rus Ortodoksluğuna dayanmaktadır.[7] Batıcılığa karşı olarak gelişmiş olmaları da Slavofillerle Avrasyacıları aynı cepheye toplayan özelliklerden biridir. Zira, geç Slavofiller aynı zamanda Avrasyacıdır[8].  Slavofillerin bu görüşlerini benimseyen Avrasyacılar, buna bağlı olarak, Doğu’nun Rusya üzerinde olumlu etkisi olduğunu kabul etmektedirler.[9] Avrasyacılar, Marksizm’in ideolojik ifadesinin ardında ulusal bir imparatorluk fikrini görmüşlerdir.[10] Bu nedenle, Avrasyacılar Ekim devrime olumlu tarihsel bir gelişme olarak bakıyor ve Avrupalılaşmaya karşı kitlelerin protestosu olarak görüyordu. Bu nedenle, Avrasyacılar Bolşevizm’in zamanda daha muhafazakar bir ideolojiye evrimleşeceğini veya Avrasyacılığa döneceğine inanmaktaydılar.[11] Bolşevizm yavaş yavaş silinecek ve onun çizdiği yolda gerçek Avrasya devleti kurulacaktı.[12] Ancak, yeni Avrasya modelinin temelleri Ortodoksluğuna dayanmalıydı, bu paradoks ise bazıları tarafından “Ortodoks Bolşevikler” olarak adlandırılmalarına neden olmuştur. [13]

Avrasya hareketinin başlangıç noktası, Trubetskoy’un 1921’de “Avrupa ve Beşeriyet olarak Türkçeye çevrilen kitabının Sofya’da yayınlanması olarak görülebilir. Bunu Prag’da Avrasyacılığın temel ilkelerinin yer aldığı, Trubetskoy, Savitsky, Suvchinsky, Florovsky’nin makalelerinden oluşan “Doğu’ya Dönüş” koleksiyonu izlemiştir.[14]  Trubetskoy’a göre, Avrupalı kozmopolitlerin “medeniyet” ve “beşeriyet” Roma-Germen halklarının özdeşleştirilmektedir. Ancak ortak Roma-Germen kültürünü benimseyenler “medeni” sayılacaktır.[15] Trubetskoy’a göre Avrupalılaşmanın olumsuz sonuçları olacaktır ve bunlardan en önemlisi Avrupalılaşan halkın milli birliğinin yok edilmesi olacaktır. Yabancı bir kültürü benimseyen yeni nesil ile bir önceki nesil arasındaki fark, tek bir milli kültüre sahip olan halklara göre çok daha keskin olacaktır. Bununla birlikte, tüm halkın aynı düzeyde Roma-Germen kültürünü kabul etmesi çok nadirdir. Bu kabul ediliş genellikle yukarıdan aşağıya cereyan etmektedir. Dolayısıyla, bu yabancı kültürü alan halkın farklı kesimleri, sınıflar Avrupalılaşmanın farklı aşamalarını yaşayacaktır. Bu sınıflar arasındaki sosyal, maddi ve mesleki farklılıklar derinleşecek, sınıflar arasındaki geçiş zorlaşacaktır ki bu milli kültürün parçalanması anlamına gelmektedir.[16] Trubetskoy’un bu görüşleri ile aslında Avrasyacılığın temelini atmıştır.

P.N. Savitsky’e göre, Rusya ne tam anlamıyla Avrupalıdır ne da Asya’ya aittir. İkisinin arasında, Büyük Rusların rol aldığı Avrasya kültürünün ögelerini içerir. Ona göre, Avrasya’nın sınırları Rus imparatorluğunun sınırları ile örtüşmektedir. Dünyanın özel bir bölgesi, özel bir kıta olan Avrasya,  hem iklim hem coğrafi koşullar bakımından tipik ve kapalı bir bütündür. Ayrıca, Avrasya kültürü diğer kültürlerle de bağlantılıdır, ancak Asya kültürü ona çok daha yakındır. Rus Dünyası coğrafi, dilbilimsel, tarihsel, ekonomik ve daha birçok açıdan Avrasya’dır. [17]

Avrasyacılar, Rus uygarlığının Slav ve Turan köklerinin birleşmesi sonucunda özgün bir uygarlık haline geldiğini kabul etmektedir. Rus tarihindeki dağınık yerleşmenin sona ermesi ve bu uygarlığın gelişmesinde en önemli etkenin Moğol-Tatar çağının mirası olarak görmektedirler. Avrupa nüfuz alanına giren Kiev Rusya’sının parçaları kendi kültürlerini kaybederken, Altın Ordu içinde kalan parçaları kıtasal bir imparatorluğun temellerini attılar. Tatarlar Rusya’nın manevi mirasını korumuştur. Bu miras Moskova Çarlığında yeniden doğmuş ve daha sonra Cengiz Han de imparatorluğunu almıştır. Avrasyacılar, Rus tarihinde Turan etkisini olumlu olarak gören ilk düşünürler olmuşlardır. Rus-Tatar ilişkilerinde Avrasya devlet yapısının temellerini görmüşlerdir.[18] Tarihçi Leont’ev, birleşik bir Slav devleti dahi Rusların için hedef olmamalıdır. Çünkü Ruslar tarihi, coğrafi vs. bakımlardan hiç zaman sadece bir Slav devleti olarak yaşamamışlardır. Türklere, Tatarlara ve diğer Asyalı halklara ait çizgileri Ruslarda görmek mümkündür. Bu nedenle, salt Slav karakterli bir Rus devleti düşünülmemelidir.[19]

Klasik (göçmen) Avrasyacılığın tarihi genel anlamda 1930’lı yıllarda bitmiştir. Bu trendin gelişimindeki bir sonraki büyük adım, elbette, tamamen bilimsel bir araştırma projesi olan ve SSCB’de imkansız olan siyasi bir boyuta sahip olmayan Gumilev Avrasyacılığı idi.[20] Avrasya mirasının canlandırılması büyük ölçüde Lev Nikolayevich Gumilev’in (1912-1992) faaliyetlerinin sonucuydu. Lev Gumilev, Stalin’in kamplarında uzun yıllar geçirmiş ve ancak liderin ölümünden sonra rehabilite edilmiştir.[21] Kendini “Son Avrasyacı” Gumilev, tarih ve etnografi araştırmalarında Trubetskoy’un alt-üst hiyerarşisi onunkiyle uyuşmaktaydı. Buradaki en düşük seviyesi ise, Gumilev tarafında “etnos” adı verilen gruplardır. Sovyet etnografları arasında çok popüler olan bu kelime, “halk”, “millet”, “milliyet”, “kabile” kelimelerinin bir tamamlayıcısı ya da direk bu kelimeler yerine kullanılıyordu.[22] Rus etnosu Kiev Prensliğinden devam etmemişti. Sovyetler Birliği’nde devam eden etnoslar; Batı Avrupa(Letonyalılar Litvanyalı, Estonyalı) Kutup bölgesi çevresi, (Nentsi, Hanty, Mansis, Tunguses, Chukchas, vs …), Bozkır Bizans (Gürcü, Ermeni), İslam, Yahudi ve Rus, Belarus, Karel, Mordova, Udmurt ve Komi, Kazan Tatarları, Çuvaş. [23] Sovyet yönetimi altında resmi bir Avrasyacılık ideolojisinin geliştirilmesi mümkün değildi.[24] Gumilev’in etnogenez ve Avrasya toplumu kavramları Rusya’nın evrimsel olarak yeni bir etnik gruplar topluluğu haline geldiğini ima etmektedir. Ona göre, Rusya-Avrasya halklarının ancak tek bir birlik halinde anlaşılması, onlara bir ulusal gelecek sağlayacaktır.[25]

Sovyetler Birliğinin son dönemlerinde ve sonrasında, reformculara karşı muhalif gruplar oluşmaya başlamıştır. Bu gruplar arasında Sağcı Yeni Avrasyacılar, milliyetçi bir hareket olarak Yeni Avrasyacılar bulunmaktaydı. Sağcı Avrasyacıların aşırılıkları oldukça tepki toplarken, Yeni Avrasyacılık arasında solcu ve sağcı-muhafazakar özellikler barındıran gruplar oluşmuştur. Bu dönemde kendisini Avrasyacı olarak tanımlayan Geydar Cemal daha sonra İslamist harekete yönelmiştir. Yine bu dönemlerde, Rusofobi’den beslenen Türkçü-Turancı hareketler de Avrasyacılık akımına kapılmış, Klasik Avrasyacılığın Türk severlik yönünü benimsemişlerdir. Kazakistan’da da yeni bir Avrasyacılık modeli de Nazarbayev’le türemiştir. Nazarbayev’in modelinde hem Türk dünyasına hem de Rusya’ya yakınlık içermektedir. Dugin ve komünist lider Züganov’un 1991 darbesinin ardından deklare ettikleri Avrasyacılık hareketinin ise Yeni Avrasyacılığın temelini attığını söylemek yanlış olmayacaktır. Avrasyacılık aslında gelenekçi, modern-postmodern öğelerin bir araya getirildiği bir felsefedir. Yeni Avrasyacılar da bu bakış açısı klasiklerden farklı değildir. Sosyal ve teknik gelişime, post-endüstriyel bilgi toplumuna uyum sağlamak gerekirken, geleneklere, kültürel öğelere, geleneksel topluma da önem vermektedir. [26]

Klasik Avrasyacıların çıkış noktası olan Batı karşıtlığı, Trubetskoy’un Avrupa ve Beşeriyet kitabında sık sık yer aldığı gibi, Roma-Germenlerdir. Klasik Avrasyacılar için Batı, Avrupa, özellikle de Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya gibi dönemin emperyalist, yayılmacı imparatorlukları anlamına gelmektedir. [27] Ancak, Sovyet sonrasında Avrupalı “yeni sağcılar”, Rusya’ya olumlu bakmakta ve Yeni Avrasyacılarla yoğun diyalog halindeydiler. Hatta Avrupalı yeni sağcılar,   Yeni Avrasyacıların jeopolitik, felsefesi, toplumsal, sosyolojik, siyasi fikirlerini etkilemişlerdir.[28] Yeni Avrasyacılar, Batı karşıtlığı temelinde Klasik teorisyenlerle hemfikir olmakla birlikte, Batı tanımı iki akım arasında farklılık göstermektedir. Klasik Avrasyacıların insanlık için bir tehdit olarak gördükleri Avrupa, yeni Avrasyacılıkta iş birliği yapılabilecek bir müttefik olurken, Batı “Atlantik”, Kuzey Amerika olarak görülmektedir.[29] “Eski Dünya” daha dar bir anlamda Avrasya’nın başka bir ifadesidir. Dugin’e göre, Avrasya’nın rakibi artık Kıta Avrupası değil, değişen küresel dinamiklerle, “eski dünya” halklarını da içine alan bir blok oluşturmaya çalışan Atlantik dünyası, Atlantisizmdir. ABD’nin küresel hegemonya çabası içinde olması dolayısıyla, buna izin vermemek ve bu amaçla hassas ve savunmasız olan dünyanın geri kalanına liderlik etmek görevi Rusya-Avrasya’ya düşmektedir.[30] Dugin’in yeni Avrasyacılık anlayışında, ABD’nin bu hegemonik çabalarının önüne geçilmesi Rusya-Avrasya tek başına aktör olmayacaktır. Dünyayı Avrupa-Afrika, Asya Pasifik, Amerika ve Avrasya olmak üzere dört bölgeye ayırmış, küresel anlamda jeopolitik gücün bu dört bölgeye dağıldığı çok kutuplu bir yapı kurulması gerektiğini belirtmekte ve bunun için diğer üç makro bölgenin Kuzey Amerika’nın hegemonyasına karşı birleşmesi gerektiğini savunmaktadır. Burada, Yeni Avrasyacılık anlayışında, temel amacın Batının, yani Atlantik-Amerika’nın hegemonyasının ortadan kaldırılması olduğu görülmektedir.[31]

Klasik Avrasyacıların düşüncelerini temel alan yeni Avrasyacıların onlardan ayrıldığı bir nokta da Panarin’in Türk dünyasına ilişkin yorumları olabilir. Klasikler gibi Panarin de Rusya üzerindeki Türk-Moğol etkisini kabul etmekte, Rusya’yı Ortodoksluk ve Moğol devlet yapısının bir karışımı gibi görmektedir. Panarin Türk etkisini kabul ederken, Klasik Avrasyacı düşünürler gibi Türk dünyasını Rusya için kullanılabilecek bir etken olduğu fikrine katılmamaktadır. Ona göre, biri Rusya tarafından, diğeri Türkiye tarafından yönlendirilebilecek iki çeşit Avrasyacılık bulunmaktadır ve ikinci Avrasyacılığın hâkim olması durumda Rusya’nın sonu gelmiş demektir. Bu nedenle Pantürkizm gibi Rusya’nın kültürel karmasını bozacak, ayrıştırıcı akımlara karşıdır. [32]

[1] Erel Tellal, Zümrüdüanka: Rusya Federasyonu’nun Dış Politikası, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 2014, c.65, s.209

[2] Elnur Hasan Mikail, Yeni Çarlar Ve Rus Dış Politikası, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1.baskı., İstanbul, 2007, s.210

[3] İ.İ. Orlik, Евразийская Идея: Возникновение И Эволюция, Вестник РУДН, Всеобщая история, s.4, 2010, s.8.

[4] Aleksandr Dugin, İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya, Erdem Ergen(Çev.), Jeopolitik Dizi, Kaynak Yayınları, 2. Basım, 2017, Ankara, s.20.

[5] Erel Tellal, 2014, s.209

[6] M. H. Caşın – G.S.Derman , Rus Dış Politikasındaki Değişim ve Kremlin Penceresinden Yeni Ufuklar, SRT Yayınları, Ankara, 2016, s. 210-211

[7] Yunus Nadi Şen,  Основные Факторы Эволюции Классической Евразийской Концепции, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD), c.2,s.2, 2013, s. 92.

[8] Caşın M.H.- Derman G.S., 2016, s.215

[9] Dugin, 2017, s.23

[10] Dugin, 2017, s.25

[11] Şen, 2013, 92

[12] Dugin, 2013, s.25

[13] Şen, 2013, s.93

[14] Yunus Nadi Şen, 2013, s.92

[15] Nikolay Sergeeviç Trubetskoy, Avrupa ve Beşeriyet (Европа и человечество),Küre yayınları, V.İmanov(çev.), 2011,İstanbul,s.17.

[16] Trubetkoy, 2011, s.66-67.

[17] Orlik, 2010, s.9

[18] ibid,24

[19] Vügar İmanov, Rusya’nın Medeniyetsel Kimlik İnşası Olarak Avrasyacılık(yayımlanmış doktora tezi), Marmara Üniversitesi, 2007, s.37

[20]  Aleksey Borisoviç Pançenko, Этнические Концепты Евразийского Дискурса В Теории Этногенеза Л. Н. Гумилева, Грамота, c.1, s.15, 2012, s.148

[21] Mark Basin, Общность по Трубецкому или этнос по Гумилёву? Два взгляда на Евразию, Евразийство, 2007, s.12

[22] ibid, 16.

[23] ibid, 17.

[24] Orlik, 2010, s.13

[25] Orlik, 2010, s.15

[26] Dugin, 2017, 34-39

[27] Mark Bassin, Eurasianism “Classical” and “Neo”: The Lines of Continuity, Cesran İnternational, 2014, s.288;  http://cesran.org/eurasianism-classical-and-neo-the-lines-of-continuity.html

[28] Dugin, 2017, s.35

[29] Basin, 2014, s. 290

[30] Basin, 2014, s. 290

[31] ibid, s.293

[32] Özgür Tüfekçi, “Türk Dış Politikasında Avrasyacılık Söylemi: Davutoğlu Ekolü” Türkiye’nin Dış Politikası: Yeni Eğilimleri, Yeni Yönelimleri, Yeni Yaklaşımlar(1. Baskı), İ. Demir(derleyen), Dora Yayıncılık, Bursa, 2014, ss.177

About admin

Buna gözatmalısın

MIDDLE EAST STABILITY STILL FARAWAY

Middle East Stability Still Faraway Yazar: Ali Tuygan It has been a month since President Trump …

Bir Cevap Yazın