Ana Sayfa / Uluslararası Terörizm ve Güvenlik Araştırmaları / Amerika Birleşik Devletleri’nin Başına Dayalı Silah (Öğrencilerimizden notlar)

Amerika Birleşik Devletleri’nin Başına Dayalı Silah (Öğrencilerimizden notlar)

 Amerika Birleşik Devletleri’nin Başına Dayalı Silah

Ahmet Furkan YILDIZ – SDÜ Uluslararası İlişkiler Lisans Programı Öğrencisi

Akıp giden tarih sayfalarında, yitip giden devletlerin, kazanılmış zaferlerin ve mağlubiyetlerin her birinde ortak bir nokta görebilmemiz mümkündür. İsimleri, koşulları belki nicelik özellikleri değişse bile malzemesi “insan” olan tüm bu saydıklarımızın başlangıçlarındaki parıltıyla sonlarındaki keder birbirine benzer.

Çağlar içinde pek çok devlet ihtişamıyla boy göstermiş; hâkimiyet kurmuş, ardından büyük kavgalara girişmiş ve bu uzun süren kavgalarda yorgun düşüp ya sahneden çekilmiş ya da ikincil plana düşmüştür.

Bir Napolyon dönemi Fransa ile Hitler dönemi Almanyası’nın birbirine benzer kaderleri… Roma, Bizans ile aynı coğrafyada hüküm süren ve bu iki medeniyeti harmanlayıp onların mirasçısı olma iddiasında olan Osmanlı’nın hikâyesinde bu önceki iki devletle olan benzerlikler…

Hiç şüphesiz tarih bize insanın ve malzemesi insan olan mefhumların ortak parametrelerini belki de doğalarını anlamamız konusunda bazen çok keskin bazense çok şaşırtıcı örnekler sunabiliyor. Akıp giden zamana rağmen insanlar ve onların inşa ettikleri organizasyonlar aynı kararları vermeye zorlanıyorlar.

Günümüzde taze bir yüzyılın başındaysa, gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin bir hülasası olma iddiasında olan ve en ciddi rakibini mağlup etmiş olmanın özgüveniyle okyanusun ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin ciddi bir stratejik karar vermenin eşiğinde olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu bizim yabancısı olduğumuz bir karar değil.

Avrupa’da Viyana önlerinden Kafkaslara, Aden Körfezi’nden Tunus’a kadar uzanan Osmanlı’nın önünde vermesi gereken çok ciddi bir karar bulunuyordu. Bu her biri birbirinden başka koşullara ve özelliklere sahip coğrafyalarda nasıl bir yol izlenecekti? Birçok cephede, pek çok güçlü devletle mücadele nereye kadar sürdürülecekti veya sürdürülebilir miydi? Mücadelenin tek yolu bilfiil savaş mıydı?

Yüzlerce senelik Osmanlı devlet geleneğinin kazandığı başarılar ve ihtişamı söz konusu mücadele olduğu zaman buna temkinli yaklaşmayı men ediyordu. Osmanlı devlet ricali akıp giden seneler boyunca pek çok cephede mücadeleden kaçmadı. Ulaşımın zor olduğu coğrafyalara maliyetli seferler düzenledi. Aynı anda birbirinden bambaşka coğrafyalarda mücadele verdi. Ne zaman ki Osmanlı devleti ve toplumu bu ucu bucağı gelmez savaşlardan telafi zor yaralar aldı; ekonomisi sarsıldı işte o zaman Osmanlı devlet ricali mücadele etmekten başka bir yol olduğunu belki de görmeye başladı. Ancak o ana dek zaman ve ilerleme Osmanlı’ya ihanet etmiş ve teknik üstünlük rakiplerine geçmiş bulunuyordu. Kaybedilen teknik üstünlüğün üstüne birçok cephede Osmanlı’yı yormayı başaran rakipleri psikolojik üstünlüğü de ellerine geçirmiş bulunuyordu. Bu kırılma noktasından sonra süreç işlemeye devam edecek ve bizi cumhuriyetin kuruluşuna dek götürecektir.

Aynı kararı karizması ve ordularının nizamıyla Napolyon, şok edici etkisi ve öngörülemezliğiyle Hitler de vermek mecburiyetinde kalmıştır. Ne yönde karar verdiklerini anlamak için tarih sayfalarına bakmamız yeterlidir.

Peki, tam olarak bu karar nedir? Aslında üç örneğin kesişme noktalarına baktığımız zaman aslında yabancısı olmadığımız bir stratejik ilkeye rastlarız. Üç misalde de oldukça ihtişamlı ve kuvvetli birer devlet, zamanla yayıldıkları geniş coğrafya, edindikleri pek çok rakip ve çarpışmaları gereken bir o kadar cepheye rastlarız. Üç misalde de erkler mücadeleden kaçmamış veya mecbur kalmış, zamanla yıpranmış ve yorulmuştur. Nihai olarak da rakipleri tarafından alt edilmişlerdir.

Üç devletinde en hayati yanlışı, kuvvetlerini dağıtması ve çarpışmanın içine çekilerek yıpratmasıdır. Buna bağlı olarak ekonomilerinin sarsılması, teknik ve psikolojik üstünlüğü rakiplerine kaybetmesidir. Çinli stratejist Sun Tzu’nun da dediği gibi, “Mağlubiyet hikayenin kendisidir, son değil.” Bu pencereden bakınca aslında Hitler Stalingrad’da en kıymetli ordularını sırf inat uğruna yıpratırken çoktan intihar etmiştir. Napolyon gururuna kapılıp Rus seferine çıkmadan yenilmiştir. Osmanlı Mondros’u imzalamadan çok önce kaybetmiştir.

Şimdiyse bir başka güçlü kuvvetli erk, dünya üzerindeki yayılımını tamamlamış ve öncekiler gibi bir karar eşiğine gelmiştir. Pek çok cephede savaşacak mıdır? Savaşırsa hangi düzlem ve düzende savaşacaktır? Son dönemdeki gelişmeleri bu sorular üzerinden okumak gerekirse şayet, ABD’nin bu soruya verdiği cevabın izlerini sürebiliriz.

Afganistan’da, Kore’de, Vietnam’da, Irak’ta ve pek çok başka cephede kuvvetlerini dağıtan ABD yavaş yavaş yıpranmanın izlerini kendi üzerinde göremeye başlamış. İzlediği stratejiye göreyse onun için ikincil önem arz eden cephelerden çekilmekte ve onu olası bir çarpışmaya çekmeye çalışan Kuzey Kore gibi aktörlerin aksine hareket etmeye çalışmaktadır. Bir de yeni çağın getirdikleriyle her askeri harekatın haklılığının sorgulanması, ABD’nin sürekli eleştiri ve nefretin odağı olması yıpranmayı arttırmakta ve ABD’yi sıcak mücadelelere karşı isteksiz hale getirmektedir. Bambaşka coğrafyalarda tutulan orduların maliyetleri artmakta, meşruiyetleri her geçen gün daha da fazla sorgulanmaktayken ABD artık yıprandığını ve olası bir küresel çatışmadan güçlü çıkamayacağını fark etmektedir. Bu sebeple ABD’nin coğrafya değişmeksizin yaptığı hamlelere baktığımız zaman denge unsuru rolü oynamaya çalıştığı gözlemleriz. Suriye’de YPG’yi desteklemek, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmek gibi eylemlerle ABD rakiplerine karşı dengeyi koruyabilmek için kim olduğuna bakmaksızın destek vererek bu hamleleri yapar hale gelmiştir. Bu taktik hamlelerde amaç; ABD’nin bizzat kendisinin çatışmaya girmemesi ama mevcut durumun ABD aleyhine değişmemesi için de yerelde rakiplerinin karşıtlarına destek vermesidir.

Peki, bu ne kadar sürdürülebilir? ABD’nin bu kavgadan kaçar tavrı yarın onun gücünün sorgulanmasına yol açar mı? Bu hamleler yüzünden ABD Ortadoğu’da kaybettiği gibi dünyada da arabulucu otorite vasfını yitirir mi? Yoksa bir noktadan sonra çatışmaların içine çekilir ve önceki hegemon güçlerin kaderini mi paylaşır?

Sodip Uyarı: Yazılar kişisel görüşleri yansıtır. Kurumları bağlama

About yazar

Buna gözatmalısın

Türk-Macar Ortaklığının Arka Planı

Dr. Erjada Progonati   Türk-Macar Ortaklığının Arka Planı Devletler dış politika uygulamalarında dikkat çekmemek, dirençle …