Ana Sayfa / Bölgesel Araştırmalar / İSRAİL’İN ARAP BAHARI SONRASI SURİYE POLİTİKASI

İSRAİL’İN ARAP BAHARI SONRASI SURİYE POLİTİKASI

USTAD Orta Doğu Analisti Hasan Mesut Önder ve Süleyman Demirel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Erjada Progonati, İsrail’in güncel Suriye politikasına dair bir değerlendirme kaleme aldı.

İsrail, kendini Arap dünyası içinde istikrar adası olarak görüyor. Bu “istikrarlı” halini devam ettirmek ve varlığını korumak için her aracı kullanmaktan çekinmiyor. İsrail, Arap baharından önce güçlü Arap devletlerini kendi varlığına tehdit olarak gördüğünden dolayı bu devletleri istikrarsızlaştırmak için, ülkelerin iç sorunlarını kaşımıştır. Ancak Arap baharından sonra “asimetrik tehditlerle” karşı karşıya kaldı. Bu asimetrik güçlerden en önemlisi, Mısırda iktidara gelen Müslüman Kardeşler örgütü. Suriye’de İhvan’ın iktidara gelmesini engellemek için makul düşmanı Esad rejiminin ayakta kalmasını pasif bir biçimde destekledi. Ancak gelinen tabloda İsrail için yakın tehdit olan İran ve vekilleri ile komşu olmak zorunda kaldı. Bir yanda İran tehdidini bertaraf etmek için radikal örgütleri desteklerken, bir taraftan da Suriye içinde rekabet eden aktörlerin birbiri ile mücadelesini memnuniyetle izlemektedir. İsrail, bu sessizliğini İran ve Hizbullah’ın Golan tepelerine yakın bölgelerindeki varlığını engellemek için bozdu. İsrail’in Suriye’deki aktörleri taktik düşman, varoluşsal tehdit ve müttefikler şeklinde tanımlayarak, bu kategori doğrultusunda politikasını oluşturuyor. Her durumda İsrail, Suriye politikasını hassas denge üzerinde yürütmek zorunda.

Menahem Begin’in “Dünyanın ne dediği önemli değil, Yahudi’nin ne yaptığı önemli” sözü, Yahudi düşünce dünyasının dış etkilere ne kadar kapalı ve uzlaşmaya ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Elitlerin düşünce dünyası, sembollere yüklediği anlam ve bu sembollerin reel politiğin oluşmasına etkisi gibi hususlar, olayların doğru tasviri için önemli. İsrail’in Arap komşuları ile ilişkileri, bu zihniyet ışığında şekilleniyor. Güvenliği dış politikanın birincil önceliği haline getiren İsrail devleti, düşman olarak gördüğü devletlerin iç sorunlarını istismar ederek, düşmanlarının iç sorunları ile uğraşmasını sağlamaya çalışmıştır. Kuruluşundan Arap baharının başlangıcına kadar İsrail, Arap milliyetçiliğinin ötekisi olmuş ama bu süre zarfında düşman/ rakiplerini tanımış; Arap baharından sonra da tanıdığı bildiği düşmanın yerine yenilerinin gelmesine karşı durmuştur. Çevresi güçlü düşmanlarla çevrili İsrail’in en büyük handikapı nüfusunun çevredeki düşmanlarının nüfusundan çok daha az olması. Askeri teknoloji itibariyle gelişmiş silah sistemlerine sahip olmasına rağmen uzun vadeli bir savaşı yürütebilecek milli güç kapasitesine sahip değil. Bu zaafı İsrail, müttefiki ABD’nin bölge politikalarını etkileyerek gidermeye çalışıyor. Örneğin İsrail’in, ABD’nin Irak işgalini teşvik ederek düşmanı olan Saddam rejiminin devrilmesine yönelik çabaları biliniyor. Arap baharında ortaya çıkan olaylar İsrail tarafından dikkatli bir biçimde izlenmiş, Müslüman Kardeşler’in baskın aktör olarak çıkmasından sonra İsrail, Arap baharını, “İslami kış” olarak tanımlayarak karşı pozisyon aldı. Suriye devriminin başlangıcında İsrail, sürece aktif olarak dâhil olmadan ittifakları aracılığı ile Suriye’de İhvan’ın iktidar olmasını engellemeye çalışmış, Mısır’da Mursi’nin devrilmesi ile birlikte bu amacına ulaştı. Devrimin başlarında İsrail, Suriye’de Müslümanlar Kardeşleri tehdit olarak görürken; 2014 yılından sonra Suriye’de İran’ın varlığı birincil tehdit haline geldi. İsrail’in Suriye’de Kürtler ve operasyonel aygıt olarak kullandığı bazı örgütler dışında hemen hemen bütün aktörleri düşman olarak görüyor. Ama bu düşmanları yakın ve uzak düşman olarak sınıflandırıyor.

‘Arap baharını ‘Arap kışı’ veya ‘İslami kış’ olarak tanımlayanların temel amacı bu sosyal fenomenle nasıl mücadele edileceğini ortaya koymak.’

İsrail hükümetinin Arap baharı ile ilgili söylemleri incelendiğinde iç ve dış kamuoyunda farklı açıklamalar yaptığı görülüyor. Netenyahu’nun Ekim 2011’de Knesset’in açılış oturumunda yaptığı konuşmada, Arap baharını istikrasızlık ve belirsizliğe neden olacağını ve İsrail’in bu durum karşısında güçlü ve sorumlu davranarak öngörülemez durumlarla baş etmesi gerektiğini söyledi. Arap baharı sonucunda İslamcıların iktidara gelme olasılığına yönelik soruya ise; “Arap halkı ilerleme ve reform istiyor, hiç kimse karanlık çağlara geri dönmek istemez” cevabını verdi. Dönemin İsrail Cumhurbaşkanı ise, Arap baharının liberalleşme ve demokratikleşmeye neden olacağını ve bölgenin Batı toplumuna entegre olacağını ifade etti. İnternet teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte, eski rejimlerin kendi iktidarını sürdüremeyeceğini gençlerin ekmek ve özgürlük sloganı ile sokağa çıkarak haklı taleplerini ortaya koyduğunu belirtti. Peres, İsrail’in Arap baharına yönelik tutumunun nasıl olması gerektiğini şöyle açıklıyor: İsrail, değişim rüzgârını olumlu karşılıyor ve bir fırsat penceresi görüyor. Demokratik ve bilim temelli ekonomiler doğa gereği barış istemektedir. İsrail, yoksulluk okyanusunda bir refah adası olmak istemiyor. Komşularımızın hayatındaki gelişmeler, yaşadığımız mahalleyi iyileştirmek demektir.

İsrailli entelektüellerinin bir kısmı, Arap baharının İran’da olduğu gibi radikal İslami rejimler üreteceğini düşünürken, bir kısmı ise çevreden merkeze taşınan İslamcı aktörlerin iktidara gelmesi ile birlikte ılımlı, demokratik bir rejim inşa edecekleri görüşünü savunmuştur. Arap baharını Arap kışı veya İslami kış olarak tanımlayanların temel amacı, bu sosyal fenomenle nasıl mücadele edileceğini ortaya koymak olduğunu söylemek mümkün. I. Dünya Savaşı’ndan sonra inşa edilen yapay rejimler ve meşruiyeti bulunmayan iktidarlar, İsrail açısından fırsattı. Ancak meşruiyeti halktan alan iktidarlar, daha bağımsız siyaset izleyeceği için, İsrail açısından tehdit olarak algılandı. İslami kış kavramsallaştırması; İsrail güvenlik servislerinin ürünü. Bu kavramsallaştırma neticesinde Müslüman Kardeşleri sistem dışına itip “İslam’ın radikal yüzü” olan IŞİD gibi örgütleri sahaya sürerek bu değişim dalgasının önü kesildi. Arap baharının olumlu bir gelişme olduğunu savunan grup, Türkiye’nin baharın yaşandığı ülkelere model olacağını, İslami demokrasiyi uygulayan AK Parti’nin dönüştürücü gücü olduğunu savundu. Tunus’ta El-Gannuşi ve en-Nahda hareketinin izlediği politika bu görüşün temel dinamiğini oluşturmaktaydı. Mısır’da Mursi’nin iktidara gelmesi ile birlikte, İsrail’in bölgedeki yalnızlığı derinleşmiş, Mısır’ın Cam David anlaşmasından sonra İsrail-Filistin sorununda İsrail lehine oynadığı rol değişmeye başlamıştır. Mısır’ın bu politika değişikliği, İsrail’in ulusal güvenliği açısından varoluşsal tehdit olarak algılandı. Bernard Henry Levy ve İsrail eski Adalet Bakanı Tzipi Livni 2011 seçimleri öncesinde Tel Aviv Üniversitesi’nde yaptıkları konuşmada “Mısır’da Müslüman Kardeşler seçimi kazansa da onlar kazanamayacaktır. Çünkü demokrasi sandık değildir” şeklindeki ifadeleri, Arap baharından sonra bütün Ortadoğu’da bir güç olarak sahneye çıkan Müslüman Kardeşlere yönelik İsrail tutumunu gözler önüne seriyor. İsrail’in Müslüman Kardeşleri kendisi için ulusal güvenlik tehdidi olarak görmesi Suriye devrimine bakışını da büyük ölçüde etkiledi.

İsrail’in Esad rejiminin ayakta kalmasını istemesinin en önemli sebebi ise, Esad sonrasında Suriye’de yeni iktidarın Müslüman Kardeşler örgütünün olma riski idi… Mısır’da Mursi’nin iktidara gelmesi İsrail’i bölgede yalnızlaştırmış, Suriye’de Mısır benzeri iktidar değişikliğinin yaşanması İsrail’in ciddi bir beka sorunuyla yüzleşmesine neden olacağı için Esad’ın iktidarda kalması, İsrail açısından kötü seçenekler içinden en iyisi olduğu söylenebilir. Ancak Esad rejimi varlığını sürdürdüğü sürece İran’ın Suriye’deki varlığının devam edeceğini, Suriye üzerinden Hizbullah’a silah sevkiyatının süreceğini bildiği için Rusya ile koordinasyon halinde. Rusya ile olan ilişkiler, İsrail açısından, Suriye’de İran ve Hizbullah’ı dengelemek için önemli bir vasıta olarak görülüyor.

İsrail’in Esad- İran ve Rusya’ya bakışını şu şekilde özetlemek mümkün:

Askeri tehdit oluşturmayacak kadar güçsüz bir Esad…
Müslüman Kardeşler gibi ılımlı İslamcı güçlerin iktidara gelmesini engelleyecek, merkezi bir BAAS rejimi…
İran’ın tam kontrolüne girmeyen, Rusya vasıtası ile arka kanal diplomasisi ile konuşulabilecek bir BAAS rejimi…
Rejimin devrilmesi ile radikal İslamcı unsurların iktidara gelmesini engellemek…
Varoluşsal tehdit olarak gördüğü İran ve Hizbullah’ınGolantepelerine yakın bölgelerde varlığını kalıcı hale getirmesini engellemek…
İsrail’in Suriye politikası da güvenlik öncelikli. Nükleer silahlara sahip olmanın sağladığı güç asimetrisi İsrail’in bölgedeki faaliyetlerini kolaylaştırmakta, ancak konvansiyonel olarak etrafının Rusya, İran ve Hizbullah tarafından çevrelenmesini ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. İsrail, Rusya’nın Suriye’deki varlığını İran’ın dizginlenmesi açısından fırsat olarak görüyor. Ancak Lazkiye ve Tartus’taki Rus askeri üslerinin de orta vadede hareket alanının daraltacağı için sorun olarak görüyor. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, ABD- İsrail ve Rusya arasındaki mutabakat ışığında olduğunu söylemek mümkün… Böyle bir mutabakat olmasaydı, Suriye, Rusya için ikinci Afganistan olabilirdi. Özetle, Suriye’deki aktörlerin birbirinin gücünü erittiği hiçbir tarafın kesin zafer kazanamadığı bir durum, İsrail açısından stratejik avantaj. Tarafların askeri olarak yenişememesi üzerine kurulacak Dayton tipi bir barış, İsrail’in PYD ile kurduğu ittifak sayesinde Suriye’deki kabiliyetini artıracak. Türkiye’nin Rusya, İran ve dolaylı olarak Esad rejimi ile birlikte Suriye’de kurmaya çalıştığı yeni ittifak sistemi İsrail’in Suriye hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük engel teşkil edebilir.

Mikro anlamda ise İsrail’in Suriye planı, Nusayri, Dürzi, Sünni ve Kürt bölgelerinden oluşan dört parçalı bir yapı. İç savaş neticesinden aralarına kan davası girmiş etnik, dinsel ve mezhepsel kimliklerin tekrar bir arada tek bir yönetim altında yaşamaları mümkün görünmüyor. İç savaşın uzaması, bu durumu daha da güçlendiriyor. Dürzüler ve Kürtler Suriye’de siyasi çözüm sağlandıktan sonra İsrail’in en yakın müttefikleri olması muhtemel. Nusayri bölgesi ise İran ve Rusya’nın etki sahasında olacak gibi görülüyor. Irak’ta ve Suriye’de devlet sisteminin çökmesi,  kısa vadede mikro milliyetçiliği tetikleyebilir. Mikro milliyetçiliğin tabanda karşılık bulduğu bir ortamda İsrail’in kendi güvenlik hedeflerine ulaşması her zaman kolay olacaktır.

SoDip Uyarı: Yazılar kişisel görüşleri yansıtır; kurumları bağlamaz.

Bu yazı  02.11.2018 tarihinde http://www.karar.com/gorusler/israilin-arap-bahari-sonrasi-suriye-politikasi-1017540# adresinde yayınlanmıştır

About admin

Buna gözatmalısın

Türk-Macar Ortaklığının Arka Planı

Dr. Erjada Progonati   Türk-Macar Ortaklığının Arka Planı Devletler dış politika uygulamalarında dikkat çekmemek, dirençle …

Bir Cevap Yazın