Ana Sayfa / Bölgesel Araştırmalar / ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI / İRAN’DAKİ OLAYLAR BİR İÇ İKTİDAR MÜCADELESİNİN TEZAHÜRÜ MÜ?

İRAN’DAKİ OLAYLAR BİR İÇ İKTİDAR MÜCADELESİNİN TEZAHÜRÜ MÜ?

Hasan Mesut Önder – USTAD Ortadoğu Analisti

“Devrim muhafızlarının öfkeyi Ruhani’nin iktidar alanını daraltmak için kullanmaya çalışacağı öne sürülebilir” diyor.

İran’ın Meşhed kentinde başlayıp 29 ilde gerçekleştirilen eylemlerin temel sebebinin artan fiyatlar, ekonomik çıkmaz ve toplumsal hayal kırıklığının olduğu görülmektedir. Ruhani’nin P5+1  ülkeleri ile yapmış olduğu nükleer anlaşmadan sonra ABD yaptırımlarının kaldırılacağı beklentisi İran toplumunda ciddi umut yarattı. Bu umut üzerine ikinci kez seçilen Ruhani’nin, toplumda yarattığı umudun gerekliliklerini yerine getirememesi sokak olaylarının toplumsal nedenini oluşturmaktadır. Peki, bu eylemler, ABD-İsrail ve Suudi Arabistan’ın organizasyonu ile gerçekleştirilen rejim değiştirme operasyonu mu,  ekonomik nedenlerden dolayı, toplumsal memnuniyetsizliğin dışa vurumu kullanılarak oluşturulan iç iktidar mücadelesi mi? Öncelikle Türkiye’de de hâkim görüş olan dış müdahale seçeneğinin haklı bir tez olup olmadığını ele almak gerekir.

DIŞ MÜDAHALE NASIL YAPILIR?
Halk hareketleri ile rejim değiştirmek için planlamanın şu şekilde olması gerekir:

1. Rejim değişikliğinin bir stratejik amacı olmak zorundadır. Yani, ABD- İsrail ve Suudi Arabistan, İran rejimini devirerek neyi hedeflediğine dair makul bir yanıt verilmelidir. İran korkusu üzerinden Arap dünyasının büyük kısmının İsrail ile ilişkilerinin yumuşadığı bir dönemde, İran’da bir rejim değişikliği, ABD ve İsrail’in yararına değildir. Ancak Suudi Arabistan için her halükarda İran’da bir çatışmanın olması kazanımdır. Ayrıca İran’da rejim değişikliğinin, Şii jeopolitiğine negatif yansımaları olacaktır. Bu güç boşluğunu dolduracak yeni bir güç olmadan yapılan rejim değişikliği hem bölgesel istikrarı, hem de küresel istikrarı ciddi anlamda etkileyecektir. Dolayısıyla, rejim değişikliğinin stratejik amacı iyi hesaplanmadan atılan adımlar ters etki yapar.

2. Rejimin devrilmesinden sonra hangi kadroların geleceği hesaplanmalıdır. İran’da yapılacak olası bir rejim değişikliğinin,  nasıl bir siyasi sisteme yol açacağı, kimlerin iktidara geleceği, yeni gelecek iktidarın siyasal söyleminin nasıl kurgulanacağı gibi hususlar titizlikle hesaplanmalıdır. Suriye’de Rusya müdahale etmeden önce Esad sonrasını yönetecek iktidar bulunamadığı için Rejim yıllardır ayakta kalmıştır. Bunun yanında, sokak hareketini kucaklayacak kadrolar ve siyasi hedeflere ulaşıldıktan sonra değişimi yönetecek kadrolar farklı olmak zorundadır. Türkiye’deki 1980 darbesinde, darbeyi yöneten kadrolar ve darbe sonrasında Türkiye’nin dış ve iç politik vizyonunu oluşturan kadrolar farklı idi. İran’daki sokak hareketinin ne gizli, ne de açık hiçbir lider kadrosu yoktur. Dolayısıyla İran’daki sokak hareketinin iyi planlanmış bir dış darbe olabilmesi için bu ayağının hesaplanması gerekirdi.

3. Askeri ve sivil bürokraside sokak gösterilerinin önünü açacak ve müesses nizamı baskılayacak kadrolar oluşturulmalıdır. Bu kadrolar, bir yandan sokak gösterilerini şiddetle bastırmaya çalışarak sokaktaki öfkenin artmasını körüklerken, diğer yandan da bu durumu karar vericilere baskı olarak kullanarak onların daha da kontrolsüz davranmalarına neden olur. Bu kafa karışıklığı neticesinde hem sivil ve askeri bürokraside oluşan memnuniyetsizlik hem de sokaktaki öfke rejime yönlendirilerek sonuç alınmaya çalışılır.

4. Sokağı etkili bir biçimde yönlendirmek için sahada alt yapı kurulur. Bu alt yapı, toplumun bütün katmanlarını ve farklı etnik dinsel grupları mobilize edecek şekilde kurgulanır. İran’daki gösterilere bakıldığında alt gelir gruplarının hâkim olduğu görülmektedir. Öğrenci hareketlerinin, orta sınıfın hatta iktidarın dayandığı toplumsal gruplar hareketlendirilmeden sonuç almak pek gerçekçi değildir.

İran’daki protesto gösterilerine bu dört madde perspektifinde bakıldığında sadece sokak ayağının olduğu görülmektedir. Diğer üç ayağı eksik olan bir faaliyetin iyi planlanmış rejim devirme operasyonu olması istihbarat nosyonuna uygun bir durum değildir.  Bunun kapsamlı bir dış operasyon olmadığını söylemek ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın İran’a dostça yaklaşan ülkeler olduğu anlamına gelmemelidir. Suudi Arabistan için hiçbir stratejik amaç olmadan, İran’da bir istikrarsızlığın olması kazanımdır. İsrail için ise İran’ın nükleer silah geliştirerek bölgede dehşet dengesinin oluşması ve etrafının vekilleri tarafından çevrilmesi gerçek varoluşsal tehdittir. Bu iki husus dışında İran İsrail için (frenemy) “düşman dosttur”. Hem İsrail, hem de İran birbirlerine karşıt olarak oluşturdukları elverişli düşmanlıklar üzerinden Ortadoğu’da etkili olmaya çalışmaktadır. Amerika’nın Obama dönemi Ortadoğu politikası ile Trump dönemi Ortadoğu politikası farklıdır. Obama, İran arasında varılan nükleer mutabakat neticesinde kaldırılan yaptırımların Ruhani yönetiminin elini güçlendirdiği ve İran devlet sistemi içinde Ruhani’ye açılan alanın rejimin demokratik dönüşümü için fırsat olabileceğini düşünerek nükleer mutabakatı onaylamıştır. Obama bu politika ile kendi ekonomik sorunlarını çözen, askeri yayılmacılık yerine yumuşak güç unsurları ile bölgede etkin olan bir İran istiyordu. Bu politika Suudi Arabistan ve İsrail tarafından eleştirilmişti. Obama ve Netanyahu arasındaki gerilim ve 11 Eylül 2001’de New York ve Washington’a düzenlenen terör saldırılarında hayatını kaybedenlerden bazılarının aileleri Suudi Arabistan’a dava açma hakkını öngören tasarının senatoda kabul edilmesi bu politikanın kanıtıdır.

Trump ise seçildikten sonra Suudi Arabistan ve İsrail’i ziyaret etmesi bu politik farklılığın tezahürüdür. Trump’ın Ortadoğu stratejisinin, İsrail’i jeopolitik öteki olmaktan çıkarmak ve yeni jeopolitik dengenin Şii-Sünni ekseninde oluşmasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Obama yönetiminin aksine Trump yönetiminin İran içi güç dengelerindeki düşman görünümlü dostu, dini lider Hamaney ve ona bağlı devrim muhafızlardır. Usame Bin Ladin’in öldürülme sürecini yöneten Ayetullah Mike olarak bilinen ve örtülü operasyonlar konusunda uzman olan Michael D’Andrea’nın İran masasına atanması, Trump yönetiminin  İran’daki şahin kanadın iç politikada kullandığı söylemlerinin meşruluğunu artırmak için olduğu söylenebilir. Bazı İsrailli analistler, IŞİD’in 8 Haziran 2017 tarihinde İran meclis binasında yaptığı saldırıların ve Trump yönetiminin İran’a yönelik olası örtülü müdahalesinin Ruhani karşıtı Hamaney ve devrim muhafızlarının gücünü pekiştireceği ve Ruhani’nin sistem içindeki gücünün kırılacağını ve rejimin demokratik dönüşüm şansının ortadan kalkabileceği şeklinde değerlendirmiştir. ABD ve İsrail’in İran’daki göstericilere verdiği desteğin kimin elini güçlendirdiği ve göstericilerin taleplerinin meşruiyetini zedelemeye yönelik bu açıklamanın hangi amaca hizmet ettiği görülmektedir. Bütün bu veriler kısa vadede ABD ve İsrail’in İran’da bir rejim değişikliğini istemeyeceğini göstermektedir. O zaman İran’daki sokak hareketlerinin gerçek sebebi nedir? Olaylarla ilgili doğru teşhisi koymadan, bu sürecin nerelere gidebileceğini anlamak güçtür.

TOPLUMDAKİ DİP DALGA
İran gibi köklü devlet geleneğine ve güçlü iç istihbarat sistemine sahip bir devletin toplumdaki dip dalgayı görememesi mümkün değildir. İstihbarat servisleri sadece tehdit olarak gördüğü terör örgütlerini değil, risk oluşturabilecek toplumun bütün katmanlarını takip eder. Toplum gözetimi yaparken istihbarat servisleri sadece, pasif olarak bilgi toplamaz, olaylarının seyrini yönlendirme becerisine sahip kanaat önderlerini de elemanlaştırır. Bir istihbarat örgütü, toplumsal kaynamayı görememişse ve kendiliğinden bir sokak eylemi ortaya çıkmışsa sessizce kitlenin içinde yapılanır ve olayların seyrini etkilemeye çalışır. Siyasetin verdiği mücadele yöntemine göre, ya kitleyi marjinalleştirmek için kitlenin şiddet kullanmasını sağlar veyahut toplumu mobilize eden liderleri tespit ederek kolluğun operasyonunu kolaylaştırır. Üçüncü bir yöntem ise kitlede oluşan memnuniyetsizliğin kontrollü bir şekilde boşaltılması sağlanarak, bu öfkenin başka organize güçler ve devletler tarafından kullanılması engellenmeye çalışılır. İran’daki olaylara karşı devletin sükûnet içindeki tutumu bu olayların ya kontrollü bir şekilde toplumsal gazı almak için başlatıldığı ya da olaylar başladıktan sonra nüfuz edilerek kontrolün sağlandığını göstermektedir. İster kontrollü bir biçimde başlatılmış olsun, ister sonradan kontrol edilsin bu sokak eylemleri, Hameney ve Ruhani arasındaki güç mücadelesinde bir koz olarak kullanılacaktır. Ruhani’nin; “Sokağa çıkanlar özgürlük istiyor, protestolar tehdit değil fırsat” açıklaması sokaktaki öfkenin ona ve hükümetine kanalize edilme adımlarına karşı ön alma olarak okunabilir. Hamaney ise protesto eylemlerinin “ülkenin düşmanlarının para, silah ve ajanlarını kullanarak başlattığı” ifadesi öfkenin tam anlamıyla kendisine yönelmesi durumunda meşruiyetini baltalamaya yönelik girişimdir. “Kahrolsun Ruhani, Ne Gazze ne Lübnan canım feda İran’a”, “Suriye’yi bırakın derdimize çare bulun”, “İslam’ı basamak yaptınız bizi zelil ettiniz”, “Biz devrim yaptık ne büyük hata ettik” gibi sloganlar, sokağa çıkan göstericilerin bir kafa karışıklığı içinde öfkesini yansıttığı görülmektedir. Bu sloganların nereye evirileceğini, öfkenin kime yöneleceği ile ilgili şimdilik kesin bir şey söylemek zor ama Hameney ve devrim muhafızlarının bu öfkeyi Ruhani’nin iktidar alanını daraltmak için kullanmaya çalışacağı öne sürülebilir.

Orta düzey bir Besic yönetici tarafından yazıldığı iddia edilen imzasız bu mektupta, Besic militanlarının gösterileri desteklediğini ifade etmektedir. Bu mektup doğruysa, İran devletinin göstericilerin bir süre daha sokakta kalmasını sağlayarak, gösterileri yönlendirmeye çalıştığı söylenebilir. Sonuç olarak bu sokak eylemlerinin bir rejim değişikliğine yol açmasını beklemek, görünen tabloda, pek gerçekçi bir yaklaşım gibi durmamaktadır. Bununla birlikte iktidar içi güç dengesini İran müesses nizamı lehine kaydıracağını iddia etmek mümkündür. Kısa vadeli bu öngörüye rağmen, orta vadede İran’da rejim değişikliğinin gerçekleşme olasılığının da tartışmaya açık bir olgu olduğunu göz ardı etmemekte yarar vardır. Tabi başka bir yazının konusu olan bu meselede en önemli soru, İran eksenli “Şii jeopolitik bloğunu” İran’ın oyundan düşürülmesi durumunda hangi ülkenin domine edeceğidir. Bu role aday olarak da güçlenip kurumsallaşması sağlanacak bir “Irak Arap Şii” devleti, alternatif senaryo şeklinde öne çıkmaktadır. Ne de olsa doğa boşluğu kaldırmamaktadır.

SoDip Uyarı: Yazılar kişisel görüşleri yansıtır; kurumları bağlamaz.

Bu yazı 06.01.2018 tarihinde Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

About admin

Buna gözatmalısın

Saudi Arabia’s Bogus Claims And The Fate Of Mohammad Bin Salman

Saudi Arabia’s Bogus Claims And The Fate Of Mohammad Bin Salman Emile Nakhleh Anyone who …

Bir Cevap Yazın