Ana Sayfa / Bölgesel Araştırmalar / ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI / İran – Türkiye İlişkilerine İç Gözden Bakış

İran – Türkiye İlişkilerine İç Gözden Bakış

İran – Türkiye İlişkilerine İç Gözden Bakış

Ahmad Noorani – İran İslam Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği Ekonomi ve Ticaret Müsteşarı

İran ve Türkiye ilişkileri geçmiş yıllarda iniş çıkışlar gösterse de iki ülke ilişkilerinin tarihi ve ortak değerleri, ilişkilerin çıkmaza girmesini engellemiştir.

1923 yılından önce, Osmanlı döneminde, iki ülke ilişkileri işbirliğine dayalıydı. Kasr-ı Şirin Anlaşması’nın 1639 yılında imzalanmasından bu yana iki ülke ilişkileri arasında düşmanlık söz konusu olmamıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’deki iktidar yıllarında, iki ülke ilişkileri arasında inkâr edilemez gelişmeler yaşanmıştır. Bu partinin bölgesel ilişkilere bakışı ve bölgesel ilişkilerde Türkiye’nin Doğu’ya yönelmesi, ilişkilerin gelişmesi için iyimserlik ve siyasî irade oluşmasını sağlamıştır.

İki ülke ilişkileri tarihine bakış, iki ülkedeki birçok gelişmenin birbirini etkilediğini göstermekle beraber, aynı zamanda İran ve Türkiye’nin en önemli komşular olduğunu da göstermektedir.

İki ülke arasındaki ilişkiler her zaman artan bir ivme göstermiştir fakat bu ivme 2002 yılından sonra, Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden sonra daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak kadar hızlıdır. Bu dönemde iki ülke ilişkileri siyasî, güvenlik, kültürel ve ekonomik alanlarda gelişmiştir. İki ülke arasında cumhurbaşkanları başkanlığında Ortak Stratejik Konsey oluşturulmuş ve ekonomi, güvenlik, kültürel konularla ilgili oluşturuşan ortak komisyonlarda en üst düzeyde katılımlar gerçekleştirilmiştir. İki ülke Dışişleri Bakanları tarafından sürekli siyasî istişareler mekanizması çalıştırılarak ilişkilerin gelişmesi sağlanmıştır. İslam Devrimi sonrası iki ülke arasında askerî ilişkiler her zaman bir tabu olarak görülmekteyken bu dönemde tabular iki ülke yetkililerinin himmeti ile kırılmış ve bu alanda da dostane ilişkilere geçilmiştir.

Bölgenin krizlerle dolu şartlarında İran ve Türkiye’deki siyasî değişimler, iki ülke ilişkilerinin karşılıklı güven düzeyine yükselmesini sağlamıştır.

İki ülkenin de jeopolitik konumu, İran ve Türkiye arasındaki oldukça çeşitli ve geniş ilişki ağının en önemli etkenlerinden biridir ki belki de bu nedenden dolayı, iki ülke ilişkileri diğer komşulara nazaran daha güçlü ve istikrarlıdır.

Bu ilişkilerin devamlılığı ve güçlendirilmesi amacıyla karşılıklı menfaatlerin şekillendirilmesi, ikili ve bölgesel ilişkilerde siyasî, ekonomik, askerî ve kültürel roller için de daha ciddi çabalar sarf edilmesi gereklidir. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti, iki komşu ve bölgenin iki güçlü ülkesi olarak coğrafî yakınlık, dinî ve kültürel ortaklıklardan dolayı bazı farklılıklar ve tarihî ihtilaflara rağmen ilişkilerini her zaman geliştirmek istemişlerdir. Bizler de bu kültürel ortaklıklardan dolayı, İran ve Türkiye’nin ilişkilerini daha da güçlendirmeye çalıştıklarına şahit olmuşuzdur.

Tüm bu iyi ilişkilere karşın, iki ülkenin bazı konular ve sorunlar karşısında sürtüşme içinde olduklarını da itiraf etmek gerekmektedir. İran ve Türkiye’nin sürtüşme noktası, bölgede bulunan Suriye ve Irak gibi ülkelerdeki konular ve sorunlara bakış açılarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, iki komşu ülke ilişkilerinde geçmişten günümüze zaman zaman uzaklaşmalar göze çarpmaktadır. Bu sorunlar nedeniyle, Türkiye’nin İran ve komşularıyla ilişkileri kesilmemiş veya kökten sarsılmamış olsa da gerginlikleri artış göstermiştir.

Ortadoğu coğrafyası, bugün maruz kaldığı çok boyutlu sorunlarla tarih boyunca bu denli belki de hiç karşılaşmamıştır. Bu durumu İran ve Türkiye iyi anlamalıdırlar. Günümüzdeki bölgesel dengeler soğuk savaşın bittiği dönemden daha girift hâle gelmiştir. Dünya, II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle (1945) Sovyetler  Birliğinin dağılması dönemine kadar (1991) nispeten istikrarlı bir dönem geçirmiştir. Soğuk Savaşın bitmesi ile sadece Ortadoğu bölgesinde değil, tüm dünyada stratejik denge sona ermiş, birçok ülke kimlik krizi ve dünyadaki Soğuk Savaş sonrası yerini bulma sorunu ile karşı karşıya kalmış ve Ortadoğu’da kendini gösteren bazı olaylar da bu geçiş döneminin sonuçları olmuştur. Irak, Libya, Suriye, Yemen, Afganistan ve diğer bölge ülkelerindeki krizler içsel nedenlerin dışında bu geçiş dönemin sonuçlarıdırlar.

İran ve Türkiye, Mısır ve Arabistan gibi diğer ülkelerle birlikte Ortadoğu’nun esas ve kalıcı güçleridirler. Bu ülkelerin her biri tarihî geçmişe ve yönetim şekline sahip olmanın yanında uluslararası düzende özel bir konuma da sahiptirler. Bu konum asla geçici dengelerin sonucu ile elde edilmemiştir. Ortadoğu bölgesi çetin bir sınav döneminden geçmektedir. Eğer bölgedeki devletler ve politikacılar karşılıklı menfaatlere dayalı akılcı politika yürütmeyi başarırlarsa bölgeye sükunet ve istikrarın geri gelmesi ve bunların sonucu olan barış ve gelişmenin sağlanması beklenebilir.

İşte tüm bu bahsedilenlerden dolayı İran ve Türkiye’nin tüm bölge ülkeleri arasında görüşleri ve yönlerini gözetmeksizin, bu ülkelerin yakınlaşmasını sağlayarak, yabancıların nüfuzunu önlemek ve terörist grupların yeniden ayağa kalkmasını önlemek için siyasî anlaşmanın öncüleri olması gerekir. Yıllardır bölge ülkeleri, yabancı güçlerin açık ve gizli tecavüzlerine maruz kalmışlardır. Bu güçler bölgeyi istikrarsızlaştırarak, bölünmelere yol açarak, mezhepsel, etnik ve soy farklılıklarını körükleyerek bölgenin ekonomik, bilimsel ve kültürel kaynaklarını ele geçirmişlerdir.

Ortadoğu’daki gelişmelere bakarak bölge sorunları ve konularında kilit rol ifa edebilecek ülkelerin birbirini tamamlayıcı ülkeler olabileceği gözükmektedir. Bu çerçevede İran ve Türkiye, asırlar boyu devlet yönetim tecrübesine sahip ülkeler olarak bu tarihî tecrübelerinden de yararlanarak bu süreci günümüzde de tecrübe ederek birbiri için tamamlayıcı rol ifa etmektedirler.

Coğrafî konum olarak İran, Türkiye’yi Avrupa’ya ulaşmak için; Türkiye de İran’ı Hazar kıyısı ülkelerine, Afganistan, Pakistan ve Fars Körfezi ülkelerine ulaşmak için kapı olarak görmektedirler. İran ve Türkiye ayrıca Avrupa kıtası için enerji tedarikçisi ve transit ülke de olabilirler.

İki ülkenin Orta Asya, Kafkaslar, Irak ve Suriye gibi bölgenin jeopolitik konularındaki rekabetinin yeni olmadığını da unutmamalıyız. Bu rekabet oldukça uzun bir geçmişe sahiptir. Görünen o ki bu rekabetin iyi yönetilmesi hem her iki ülkenin hem de bölgenin de yararlanması ile sonuçlanabilir. Bilakis iki ülkenin karşı karşıya gelmesi, ikisinin de güçlerinin azalması ve üçüncü tarafların bölge konularında ve hatta bazı zamanlar (Suriye’de olduğu gibi) her iki ülkede varlık göstermesine sebep de olabilir.

Diğer bir değişle, İran ve Türkiye’nin birlikteliği bölgenin birlikteliği ve iki ülkenin ayrışmasının her iki ülke ve bölgenin fırsatları değerlendirmemesi sonucunu çıkarabiliriz.

Bu nedenle,Tahran ve Ankara’nın siyasî anlaşmaya varması terörist gurupların yeniden güçlenmemesi, her iki ülkenin ve bölgenin ekonomik, siyasî gücünün zayıflamaması için bu durumlar dikkate alınmalıdır zira yabancılar İran ve bölge devletleri arasındaki siyasî ve güvenlik istişareleri hakkında farklı bakış açılarına sahip oldukları bir gerçektir.

IŞİD sonrası dönemde iki ülke ilişkilerinin gelişmesi için hazır bir zemin bulunmaktadır. Coğrafî yakınlık, iki ülkenin siyasî, ekonomik alanlardaki birbirini tamamlayıcı role sahip olması, olumlu bir işbirliği atmosferi yaratmakta ve daha geniş işbirliği için de beklentileri arttırmaktadır.

İki ülke arasında yıllardan beri vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması her iki ülke vatandaşlarının, özel sektör mensuplarının, STK’lerin karşılıklı ve rahat bir şekilde seyahat etmesini sağlamıştır. Bu durum hatta devlet adamlarının karşılıklı ziyaretlerinin artmasını bile sağlamıştır.

İran Anayasasında komşular ve İslam ülkeleri ile ilişkilerin gelişmesine vurgu yapılmıştır. Türkiye, hem İran’ın komşusu olarak hem de ortak din ve sayısız diğer ortaklıklardan dolayı İran ile ilişkilerin gelişmesinde çok önemli olabilir. Bana göre iki ülke diplomasisinde STK’ler iki ülke ilişkilerinin özellikle içerideki krizler ve bölgesel krizler konusunda yakınlaşmasında daha fazla rol oynamalıdırlar. Bu arada elbette ki üniversiteler ve bilim insanlarının sorumluluğu da diğerlerinden daha fazla bir önem arz etmektedir.

Diğer bir değişle, iki ülke yetkilileri veya siyasî kurumları arasındaki görüş ayrılığı veya gerginlikler üniversiteler veya STK’lerin az çalıştığının göstergesidir. İki ülke arasında her zaman rekabet atmosferinin hakim olduğu inkâr edilemez bir gerçektir fakat en önemli siyasî öğretilerin başında daimi dostluğun ve daimi düşmanlığın olmayacağı ve menfaatlerin daimi olacağı gelmektedir.

Mevcut stratejik durum ve iki milletin istekleri, iki ülke liderlerinin rekabete dayalı bakış açılarının yönetilmesine ve rekabet yerine işbirliğinin var olmasına sebep olmuştur. Bu olay, iki ülke arasında gerginliklerin azaltılması politikasına fırsat yaratmaktadır.

Bana göre, İran-Türkiye arasında hedeflenen 30 milyar dolar ekonomik ticaret hacminin gerçekleşmesi için Türk tarafının üstün olduğu özel sektörün yüksek potansiyelinden İran tarafının da güçlü olduğu devlet kurumlarının desteği ve işbirliğinden yararlanmak gerekmektedir. Ekonomik, kültürel ve turizm alanlarının özel sektöre verilmesi ile devletlerin zati görevleri olan özel sektörü denetim ve destekleme, ikili ve bölgesel makro stratejilerin ve politikaların belirlenmesine zemin oluşturabilir.

Sodip Uyarı: Yazılar kişisel görüşleri yansıtır. Kurumları bağlamaz

About yazar

Buna gözatmalısın

Saudi Arabia’s Bogus Claims And The Fate Of Mohammad Bin Salman

Saudi Arabia’s Bogus Claims And The Fate Of Mohammad Bin Salman Emile Nakhleh Anyone who …