Ana Sayfa / Kitap incelemesi / HASAN MESUT ÖNDER HARİCİYE KÖKENLİ YAZAR AYDIN SELCEN İLE KONUŞTU

HASAN MESUT ÖNDER HARİCİYE KÖKENLİ YAZAR AYDIN SELCEN İLE KONUŞTU

Hasan Mesut Önder Hariciye kökenli yazar Aydın Selcen ile konuştu: “Çözüm süreçlerinde başarı için niyet, cüret, irade, sabır gerekli”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Erbil’de yürüttüğü başkonsolosluk görevi sonrasında Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan yazar Aydın Selcen ile yeni çıkan kitabı ‘Gözden Irakta‘yı konuştuk.

Aydın Selcen kimdir?

İstanbul’da doğdu. Saint-Joseph Lisesi’nden ve Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1992’de girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda Cezayir, Stokholm, Paris (OECD DT), Bağdat, Vaşington’da görev yaptı. Son olarak 2010-2013 arasında yürüttüğü Erbil Başkonsolosluğu görevinden Ankara’ya döndüğü gün istifa etti. GazeteDuvar’da yazıyor, MedyascopeTV ve ArtıTV’de düzenli program yapıyor. Galatasaray Kulübü’nün kongre üyesi. Alaz adında bir kızı var. (Yayınevinden alınan bilgi).

 

Hasan Mesut Önder (HMÖ) – Hariciye,  bir konu ile ilgili yüksek çözünürlüklü resim üretirken, hangi bilgi kanallarından istifade ediyor? Bildiğim kadarı ile kapalı kaynaklar kullanmıyorsunuz. Kitapta, amiriniz olan bir büyükelçi ile diyaloğunuzda; sunumlardaki kırpmalarla ilgili itirazınızda size, “askerlerle kavga etmek istemiyoruz şekerim” şeklinde bir cevabı oluyor. Olaylara bu şekilde yaklaşan kadroların yüksek çözünürlüklü bir fotoğraf üretebilmesi ne kadar mümkün?

Aydın Selcen (AS) – Sözünü ettiğim konu o dönemki tarihsel bağlamında Irak örneği üzerinden “vesayet” denilen sistemin çözümlemesiyle ilgiliydi. Dış politikanın oluşturulmasında, özellikle yakın çevre ve daha da özelde “Kürt Meselesi” işin içine girdiğinde, güvenlikçi denilen bazı ezberlerin, Ankara’nın iç siyasal güç dengeleri bakımından bozulamamasını dışa vurmak istemiştim. Ayrıca, MİT’in istihbarat, Genelkurmay’ın savunma alanlarında görevlerini yerine getirmesine olanak tanınırken Dışişleri’ne diplomasi alanını etkin kullanma alanı tanınmasını eleştirmeye çalışmıştım. Burada sorumluluğu, o dönemde masanın başındaki Erdoğan ve Gül gibi güçlü seçmen desteğine sahip siyasal kişiliklerin de yeterince gözüpek ve kararlı olamamalarına da bağlamıştım. Öte yandan sorunuza cevaben Dışişleri, her türlü kaynağı kullanabilir, her türlü gizlilik derecelendirmesinde merkezle haberleşme yapabilecek imkan ve kabiliyeti de teknik olarak haizdir. Kimi misyon şefi “resmi çekip, karar alıcının önüne koymakla” yetinirken, başkaları da siyasal değerlendirmelerini de o resme iliştirmeyi de seçebilir. Unutulmaması gereken büyükelçilerin tıpkı valiler gibi “istisnai memur” oldukları gerçeğidir.

HMÖ – Eserinizde, 2002-2003‘lü yıllarda, Neo-con’larla ilgili ciddi okumalar yaptığınızdan bahsettiniz. Bu ekip, ABD’yi neden Irak savaşına soktu, bölgesel ve küresel sebepleri nelerdi, bize bundan bahsedebilir misiniz?

AS – Kitapta, asıl konunun kenarlarında değindiğim üzere, neo-con denilen ekip ABD sağının tamamını temsil etmek bir yana, gayet dar ve ağırlıklı olarak akademik bir çevreden oluşuyordu. O dönemde bu dar çevreye ait kişilerin Dışişleri ve Savunma alanlarında ABD siyasetini, kısa bir dönem için de olsa, doğrudan yönlendirdiği kanısı, bende de egemendi. Buna karşılık, daha sonra ortaya çıkan bilgilerden belki bunun da yanlış olduğu ve daha ağırlıklı olarak, Başkan Yardımcısı Cheney’nin başını çektiği ve Rumsfeld’i de içeren bir başka siyasi dar kadronun, 11 Eylül saldırılarının yarattığı etkiyi de kendi açılarından “fırsata dönüştürerek” Irak’ın işgalinin önünü açtığı anlaşılır gibi oldu. Şu husus da hatırlanmalı ki, Saddam Hüseyin, Hafız Esat’la dahi karşılaştırıldığında çok karanlık ve eli kanlı bir diktatördü.

HMÖ – Şii din anlayışında farklı renklerin olduğunu, herkesin bir kategori içerisine alınmasının yanlış olduğunu söylüyorsunuz. Bu bağlamda Batı mahreçli kaynaklarda, Arap Şiiliği ve Fars Şiiliği arasındaki makasın açılma ihtimali olduğunu, Fars Şiiliğinin Velayeti Fakih anlayışına karşı Arap Şiiliğinin Velayet-i Ümmet anlayışının hâkim olduğu ifade ediliyor. Sizce bu iki farklı renk gerekli koşullar yaratıldığında rakip iki merkez haline gelir mi, neler söylersiniz? 

AS – Sözünü ettiğiniz ayrımı, Batı kaynaklarından ziyade, bizim bazı öz ulusal kaynaklarımızın, ırkçılığın sınırlarında bir Şii ayrımcılığı yaparak öne sürdüklerini söylerim. Mesele, Şiiler arasında Arap ve Fars farkı değil sanırım. Şiiler, Sünni Müslüman okyanusunda küçük bir damla. Bugün İran, Irak ve Lübnan’da (ve hatta Bahreyn’de) Şii nüfus çoğunlukta. Şiiliğin birleştirici gücü ulusal bağlardan çok daha derinde bence. Ancak Şiiler de dünyadaki diğer tüm insanlar gibi kendi çıkarları doğrultusunda karar alırlar, hayatta kalmak, mutlu olmak, güvende yaşamak, refaha ulaşmak, çocuklarını eğitmek ve yönetime katılmak için çaba harcarlar. Şii-Sünni ayrımı üzerinden bir dış siyaset bence çok vahim bir yanlıştır.

HMÖ – 90’lı yıllarda, KDP-KYB arasındaki çatışmalar neticesinde doğabilecek güç boşluğundan PKK’nın yararlanmasını engellemek için KDP ve KYB arasındaki çatışmaları engellemek için Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı biliniyor.  Bazı analisteler bu politikanın, Öcalan’ın yakalanmasına önemli etkisi olduğunu söylüyor. Sizin bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir? 

AS – Türkiye’nin sözünü ettiğiniz dönemde KDP ile KYB’nin arasını bulmaktan ziyade, Kürtler arasında kardeşin kardeşi kırmasını (“brakuji”) PKK’yle mücadelede bir fırsat penceresi olarak değerlendirmeye çalıştığını aktarmaya çalışmıştım kitabımda. Öcalan’ın yakalanmasında ise bunun ötesinde başta ABD ile ilişkilerin ve ötesinde, ABD üzerinden o dönem şimdikinden zıt biçimde gayet işlek diplomatik ilişkilere sahip olduğumuz Mısır ve İsrail’in aldığı pozisyonların başat etmenler olduklarını sanıyorum.

HMÖ – Siz, ABD’de görevli bulunduğunuz dönemde terörle mücadele dosyasını yönetmiş bir isimsiniz. Bundan dolayı Türkiye’nin PKK dosyası ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Emre Taner’in, darbe araştırma komisyonunda vermiş olduğu ifadede. “Örgütün içinde bazı kadrolar çözüm sürecinden ürktü, ben bunları yüz yüze görüştüm bu adamlarla, çok açık ifade ediyorum. Sebep şuydu: 500’ün üzerinde bir yönetici kadro “Biz ne olacağız? Çözüm sürecinden sonra biz Türkiye’ye dönersek tutuklanacağız. Ne yapacağız?” Gidin Norveç’te oturun, gidin İsveç’te oturun. Hangi parayla, hangi pulla, hangi fonlarla? Büyük tereddütler vardı, o gün dağa çıkanlar bugün 55 yaşında. 60 yaşına gelmiş adamlar var. Dağda emeklilik yok, dağda ölüm var bunu biliyorlar, yanaşmak istediler fakat yapamadılar, olmadı çünkü önlerine doğru düzgün bir yol haritası koyamadık. Çözüm süreci belli bir yere geldi, Habur’da tıkandı” şeklinde açıklaması oldu. Sizce çözüm süreci nerede tıkandı, bu işi “siyasi olarak” siz yönetseydiniz süreci nasıl yönetirdiniz? 

AS – Sayın MİT Müsteşarı Emre Taner’in ülkesine ne denli özveri ve uzgörüyle hizmet verdiği ileride sanırım daha iyi anlaşılacak. Kendi, ilkeli biçimde tümüyle ketum kalmayı yeğliyor. Umut ediyorum ve diliyorum ki, notlar alıyor, anılarını kaleme alıyordur. Sayın Taner’in yukarıda alıntıladığınız ifadeleri de gayet gerçekçi ve akılcı. Zor sorulara, kolay yanıtlar vermek olası değil. O yanıtları verebilen siyasi liderler de işte tarihe geçiyor. Benim kuşkusuz herhangi bir süreci yönetmek gibi bir iddiam olamaz, terörle mücadele dosyası ise Vaşington Büyükelçiliği’ndeki görev sürem boyunca bendeydi, bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Bana sorarsanız, son olarak GazeteDuvar’daki “Hangi Barış Süreci?”  yazımda daha ayrıntılı anlatmaya çalıştığım üzere, işin bir tüm tarafların etkin katılımıyla TBMM’de ve kamuoyu önünde yürütülmesi gereken devlet reformu boyutu, bir de kapalı yürümesi gereken “ateşkes, silahlara veda” boyutu var. Bunların her ikisi için de niyet, cüret, irade, sabır gerekli. Sağduyu, soğukkanlılık, uzgörü de herhalde bu işlere girişecek siyasi kişilikler ve bürokratlar için olmazsa olmaz.

HMÖ – Kitapta, Ahmet Davutoğlu ile ilgili birçok ayrıntıya yer verdiniz ve misyoner gibi davrandığını söylüyorsunuz. Hariciye en rahat hangi lider profili ile çalışır? Zihninde bir siyasi ve ideolojik perspektif olmayan bir karar verici ile mi yoksa saha realitesini her zaman göz önünde bulundurup, kendi siyasi perspektifi ile yoğuran liderlerle mi?  Devlette çalıştığınız dönem içeresinde, dış ilişkilere yön veren liderlerin profili hakkında neler söylersiniz?

AS – Bana sorarsanız, genelde bürokrasi, özelde hariciye hangi parti/lider seçimi kazanırsa onunla çalışmakla ve karar alıcının çizdiği siyaseti uygulamakla yükümlüdür. Kimse zorla ömür boyu memur olmak zorunda değil. Beğenmeyen istifa eder, beğenmeyen görev değişikliği talep eder. Sorun orada değil. Sorun, hariciyeci belirli bir göreve atanırken siyaset, daha vahimi dini inançlar, İslam pratiği, cemaat ve tarikat bağlantıları onun önüne geçiyor mu, yükselmede ve atamalarda liyakat esas alınıyor mu, budur. Kaldı ki, kurmay subayın gözü nasıl Milli Savunma Bakanı’nda değil Genelkurmay Başkanı’ndaysa, hariciyede de meslek memurunun gözü Müsteşar’da (eskiden Genel Sekreter) olurdu.

İhsan Sabri Çağlayangil dil bilmeden uzun süre ve dönemin koşulları içinde, devlet deneyimi, birikimi, mizacı ve lidere (Demirel’e) yakınlığı ile “başarılı” bir dışişleri bakanlığı yaptı. Fatin Rüştü Zorlu, adeta bir dış politika arslanıydı, haksız, suçsuz yere asılırken dahi sandalyeye tekmeyi vurmuştu. İsmail Cem, çok dar manevra alanını, kendince gayet etkin ve vizyoner biçimde değerlendirmeyi bilmişti. Hikmet Çetin, sempatik kişiliğini çok olumsuz koşullarda çok olumlu biçimde kullanabilmişti. Erken dönemde, çok kendine özgü koşullarda Tevfik Rüştü Aras fırtınalı denizde iyi kaptanlık etti. İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı yıllarında izlediği siyaset ders niteliğindeydi.

Hariciyenin kökleri ta imparatorluk dönemine dek uzar, bilirsiniz. Sanki bu kurum daha dün bulunmuş gibi, “küçük dağları ben yarattım” havasında ortada salınmayı çok yakışıksız ve amatörce buluyorum. Öte yandan, eski Dışişleri Müsteşarlarından Büyükelçi Uğur Ziyal’in veciz ifadesiyle diplomaside işgüzarlıkla etkinlik arasında ince bir çizgi vardır. Ve ekleyeyim, o çizgiyi ne zaman geçtiklerini heveskâr amatörler çoğu zaman farketmezler. Oysa bazen az yapmak, çok yapmaktır diplomaside.

About admin

Buna gözatmalısın

The revival of realist thinking in international relations

While realist power politics take precedence over liberalist opportunism, the great powers are both shaping …

Bir Cevap Yazın