Ana Sayfa / Röportaj / “BİREYSEL KİMLİK ULUSAL KİMLİKLE ÇOK SIKI BAĞDAŞIM İÇERİSİNDEDİR

“BİREYSEL KİMLİK ULUSAL KİMLİKLE ÇOK SIKI BAĞDAŞIM İÇERİSİNDEDİR

Hasan Mesut Önder Doç. Yener Özen ile yaşadıklarımızın psikolojisini görüştü: “Bireysel kimlik ulusal kimlikle çok sıkı bir bağdaşım içerisindedir”

Hasan Mesut Önder (HMÖ)- Türkiye’deki toplumsal kutuplaşma, Osmanlı imparatorluğunun dağılmasıyla yas tutamayan farklı toplumsal kesimlerin, Cumhuriyetin ideal vatandaş yaratma amacına karşı-direncinden mi kaynaklanıyor?

Yener Özen (YÖ)- Toplumsal kutuplaşma denen şey son on yılın veya 20 yılın sorunu değil. Bu ülkemizde var ve ben bunu kutuplaşma veya ayrışma olarak görmüyorum. Çünkü bu hep vardı. Türkiye’de 1800’lü yılların sonuna doğru Avrupa siyasetinden etkilenen düşünce akımları legal ya da illegal örgütlenmeler ile kendilerini göstermişlerdir. Meclis-i Mebusanda Komünist Partinin varlığı bunu göstermektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra 1950 yılına kadar Halk Partisi iktidarının değişik seslerin susturması memnuniyetsizlik doğurmuştur. Gazi Paşa döneminde denemesi yapılan iki denemede de halkın alternatiflere yönelmesi yeni kültür politikaların daha oturmadığının göstergesidir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurucu unsuru Türkler olmak şartıyla bir ulus devlettir. Dünyada her ne kadar 90’lı yıllarda çok kültürlülük savunulsa da; bugün ulus devletin alternatifinin olmadığını söyleyebiliriz. Aslında çok-kültürcü olduğu sanılan Kuzey Avrupa ülkelerinin durumunun, tam tersine “merkezi değerlere katılıma dayalı toplum” modeline uygun ve bu ülkelerin çok-kültürcü olmaktan çok ulusalcı olduğunu, ulus fikrinin evrensel bir kapsam taşıdığını söyleyebiliriz.

Kendi kendini gerçekleştirmede özgürlük, sosyal yarışmada eşitlik ve yabancı düşmanlığına karşı kardeşlik gibi ulusal değerleri ulusal kimlikçiler de önermektedirler. Kendilerini ulusalcı olarak niteleyen kişiler, ortak kültürün üzerinde, bunun gerçekten evrensel olması için tekrar tekrar düşünüyorlar ve kültürel türlülüğe ilişkin sorunları açıkça tartışıyorlar. Örneğin Fransız aydınlarından Elisabeth Badinter şöyle diyor: “Benim iki özelliğim var; ben hem kadın, hem Yahudi’yim. Bunlardan herhangi birisinin bana etiket olarak yapıştırılmasından nefret ediyorum; ben ulusal topluluğa mensup olan bir Fransız vatandaşıyım. Benzerliklerini, ortak olan yanlarını öne çıkarmak yerine, farklılıklarını öne çıkarmak, dışlama ve ardından da çatışma kaynaklarını provoke etmek demektir.”  O da ulus mensubu olmanın önemini vurgulamaktadır.

2. Mahmuttan bugüne değişim yaşayan ülkemizin Cumhuriyet ile ulus kimlik ve vatandaşlık yapılanmasını istikrara oturttuğunu söyleyebiliriz. Hiç kimse alt kimliğinden dolayı devlet bürokrasisinde ikincil duruma itilmemiştir. Kamu görevlerinde din, etnisiteveya gelinen köken bakımından ayrım yapılmamıştır. Tamamen devlet cari kurları işler kılınmıştır. (Torpil, adam kayırmacılık ise her zamanki tali hastalığımızdır).

HMÖ- Bu soruya ek olarak Türkiye olarak biz neyiz?  Çok kültürlü bir imparatorluğun devamı olan bölgesel bir devlet mi, yoksa toplumsal çeşitliliğini kaynaştıramamış Batının parçası olmaya çalışıp sürekli reddedilen ve kimlik krizi yaşan bir ülke miyiz, kimiz biz?

YÖ- Dünya gittikçe parçalanan bir yapıya doğru giderken, bu parçalardaki sorunlara, total bir çözüm perspektifinden bakmak, tek tek yerliliklerin özgüllüklerinin ihmaline yol açacak ve yanıltıcı olacaktır. Bu nedenle sorunlara karşı “ulusal kimlik”lerin eritilmesinin aksine ayakta kalması, sorunların çözülmesinde yardımcı olabilecek bir anlamlar sistemi olarak öne çıkmaktadır. Dünya üzerinde kapsamlı bir biçimde yaşanan paradoksal değişim süreci, bir takım psikolojik ve sosyolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunları çözebilecek mekanizma, sorunların en net biçimde gözlemlendiği, sistemin en küçük yapı taşı olan bireyin psikolojisinde aranmalıdır.

Birey, ulusal kimliğin gerilemesi, yıpratılması ve hakir görülmesiyle birlikte, değişim karşısında, kendi bireysel kimliğini de tehdit altında hissedecektir. Bu içsel kaosortamında akışkanlık kazanan eski kimliğinin yerine eline tutuşturulan yeni kimliğe ya çok şiddetle reddetme şeklinde tepki verecek ya da içgüdüsel ve irrasyonel bir biçimde, yeni kimliği kabullenecektir. Bu suni kimliğin içsel düğümleri çözme vaatleri, vaatlerin temel aldığı tarihsel, sosyolojik, kültürel ve siyasal arka fonun yetersiz kalması sorunuyla yepyeni ve daha karmaşık kimlik yanılsamalarını da beraberinde getirecektir. Bireyin zihninde oluşan sorular ve acabalar, dar kimlik tanımlamalarıyla kolay biçimde gideriliyor gibi görünecektir. Böylelikle birey, insanın en özsel karakteristikleri olan etnik özelliklerinden, soy bağlarından ve tarihsel süreçlerden beslenen mikro-milliyetçiliklere sarılacak ve aslında kendini oldukça dar biçimde tanımlama yolunu seçecektir.

Bireysel kimlikleri temel alan ulusal kimlikler parçalandığında karşılaşılacak yapı, muhtemelen borderline (sınır) kişilik bozukluklarında ortaya çıkan belirti kümelerindeki yapıya benzer olacaktır. Buna bir de cinsiyetçilik konusunda kışkırtılan farkları ilave edersek, borderline görüntünün cinsel kimlik karmaşasıyla daha da kaotikleşeceği bir tablo ortaya çıkacaktır. Renkli ama ne olduklarını, kim olduklarını bilmeyen, dürtülerinin etkisiyle oradan oraya sürüklenen insanlar, topluluklar etrafta başıboş gezinmeye başlayacaklardır.

Sonuç olarak denilebilir ki, bireysel kimlik ihtiyacı gibi ulusal kimlik ve içinde oluşacağı ulus-devlet de bireysel birer ihtiyaçtır, bireyin hayatını sağlıklı sürdürebilmesi için ulusal kimlik ve ulus-devlet henüz alternatifi olmayan yapılanmalardır. Gerek nesnel ve öznel bireysel kimlik, gerekse bu bireysel kimlik üzerine inşa edilen ulusal kimlik olguları sosyal bilimlerin bütüncül yöntembilimin yanı sıra öncelikle psikolojinin diyalektik ve analitik yöntemleriyle incelenmeye muhtaçtır.

Türkiye’de siyaset

HMÖ- Büyük trajedilerden sonra halkta yas tutamama ve kuvvetli birisini arama psikolojisinin geliştiği biliniyor. Bu açıdan bakıldığında AK Partiyi iktidara taşıyan psikolojik zemin hakkında neler söylemek istersiniz? Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başarısı halkın güçlü bir lider görmek istemesinin bir tezahürü mü?

YÖ- Her yeni düzen kendi yeni “tabakalaşmasını” (stratification) yaratır. Türk milletinin atılım yaptığı, büyük işler başardığı dönemler ya tek yöneticinin olduğu ya da iktidarın tek başına kuvvetli hükümetler kurduğu dönemlerdir. Gazi Paşa dönemi, 1950-57 arası Menderes dönemi, 1965-69 Demirel dönemi, 1983-89 Özal dönemi ve 2002-2013 Erdoğan dönemi büyük başarıların yakalandığı dönemlerdir. Topluluklar hakça yönetim ve adil paylaşım yapan sağlam ve kudretli iktidarlara her zaman ihtiyaç duyar ve kapı açarlar. Her zaman halk adına konuşan kadrolar gelirler ve bir yandan onlar da kendi burjuvazilerini yaratırken bir yandan da halka bir şeyler verirler, hatta çok şey verirler. Halk artık daha iyi yaşar olmuştur. Bu nedenle de “sömürülse” bile kendisini daha iyi yaşatan, insan yerine koyanları destekler. Halkın Başkan Erdoğan’a açtığı kredi daha bitmemiştir hala Ak Parti ve MHP’den oluşan Cumhur ittifakına desteği % 50 üzerindedir.

HMÖ- Türkiye hangi psiko-politik ortamda güçlü liderlere ihtiyaç duymayacak hale gelir? 15 Temmuz sonrası toplumda oluşan travma göz önünde bulundurulduğunda, toplumun rehabilite edilebilmesi için Türkiye’nin nasıl bir politik figüre ihtiyacı var?

YÖ- Selçuklu ve Osmanlı Devletinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti hem kültürel, hem de siyasi miras olarak bu bölgede asla Okyanusya’da bir ada devleti rahatlığı yaşayamayacağı için her zaman ya güçlü lidere dayalı ya da güçlü iktidar yapılanmasına ihtiyacı vardır. 24 milyon kilometre kareden 780 bin kilometre kareye inmiş bir millet kendini devamlı kontrol ve sağlama alma refleksi ile hareket edecektir. Bu da şu demektir: güçlü ve kudretli bir iktidar arayışı daima olacaktır.

Bizim kimlik oluşumuz şöyle gerçekleşmektedir: İnsanın yetiştiği çevrenin onun kimliğini belirlemede önemli bir rolü olduğundan ve çevre dışında bu yapıyı belirleyen kalıtsal ve biyolojik yapıdan söz edilebilir. Değiştirilemez olan kalıtsal ve yapısal boyutu dışta tutarsak büyük ölçüde kimliğin diğer insanlarla olan ilişkilerimizle ve özdeşimlerleşekillendiğini söyleyebiliriz. Kimliğin psiko-sosyal yanı, çocukluk ve gençlik döneminde yapılan özdeşimlerle ve öğrenmeyle kurulur. Yani kişinin kimliği oluşurken doğuştan getirdiği özelliklerle diğer insanlardan ve çevresinden aldıkları eklenirken, bir yandan da kalıtsal ve yapısal özellikler çevrenin etkisiyle biçimlenir, kimileri körlenirken kimileri desteklenir.

Kimlik, çok yönlü bir kavramdır ve kimliğin oluşumunda manevi, sosyo-kültürel, politik ve ekonomik olmak üzere dört ana süreç belirleyicidir. Bu dört kimlik unsurundan birinin eksik oluşu, bireyin içinde yaşadığı toplumla kurması gereken bağlarında da eksiklik olması demektir. Bireysel kimlik oluşumunda yaşanan krizlerin çözümlenmesinde insanın yaşadığı çevrenin ve ait olduğu toplumun etkisi de göz önünde bulundurulduğunda, bu süreçlerin önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Her toplumun tarihi, kültürel ve sosyal değerler sistemi tarafından kendiliğinden oluşturulmuş, kendine özgü bir kimlik yapılanması bulunmaktadır. Bireyler kendileri dışında gelişmiş nesnel süreçlerin sonucu olan bu kimlik yapılarını, içinde doğup büyüdükleri toplumun içinde yaşantılayarak edinirler. Süreç bu nesnel kimliklerin öznelleştirilmesi ile devam eder ve bireyin sadece kendisine ait olan fakat kaynağını kendi dışında var olan nesnel kimlik yapısından alan yalnızca kendine özgü öznel bir kimlik geliştirebilmesini sağlar. Buradan anlaşılacağı üzere öznel bir kimliğin geliştirilebilmesi, nesnel kimlik yapısının var olduğu bir ön koşulda söz konusudur.

Kimliğin ortaya çıkışı, kendisini “kimlik duygusu” şeklinde hissettirir. Kimlik duygusu, kimlik gelişiminin belli bir düzeye geldiğinin işareti, özdeşimlerdeki bütünleşmenin yaşanması ve buna bağlı güven duygusudur. Kimlik duygusu, sağlam bir beyinin, “ben neyim, kimim?” soruları karşısında duraksamadan vereceği cevapları vardır. Bunun rahatlıkla yapılabilmesi için kişi, kendi bireysel benliğine yerleşmiş olan süreklilik ve aynılık duygusuna gereksinim duyar.

Biz Türk, Müslüman (Büyük Çoğunluğumuz İtikatken Maturidi ve Amelen Hanifi) bir topluluk ve Laik, Demokratik ve Sosyal Hukuk sistemine sahip çok partili demokrasi ile yönetilen bir devletiz.

Toplumsal kutuplaşma

HMÖ- Semboller toplumsal hayat için önem arz ediyor. Türkiye’de toplumsal kutuplaşmanın giderilmesi için hangi semboller ön plana çıkarılmalıdır?

YÖ- Yeryüzündeki toplumların tamamında kadim kültürlerden getirdiği sembolleri vardır. Özellikle Ulus-devlet olmayı başarmış yani milletleşme sürecini tamamlamış toplumlar varlıklarının devamı için her türlü pagan ya da dini sembolleri eğitim vasıtasıyla açık ya da örtük programlarla gelecek nesle taşımaktadırlar. Bunlar toplum hafızasına kazımak için kitaplar ve dergiler yayınlamakta, filmler çekmekte, sergiler açmakta ve hatta üniversitelerde kürsüler kurmaktadırlar. Bir daha tekrar ediyorum: ülkemizde bir kutuplaşma yoktur. Etnik kimlik öncellikli partiler yasak iken özellikle Kürt söylemli hareket CHP içinde 1960’lardan 1991’e kadar sol söylem ile yerini almıştır. Bugün HDP ve benzeri partiler yine sözde sol söylem ile varlığını artık legal olarak sürdürmektedir. İslami düşünce ise özellikle Refah Partisi ile önce yerel ve sonra genel iktidara yürümüştür. Bu söylemi taşıyanlar önce Demokrat Parti içinde daha sonra Adalet Partisi içinde 1970 kadar parti içi farklı fraksiyon olarak varlığını sürdürürken Milli Nizam ile gün yüzüne çıkmıştır. MNP, MSP, RP ve şimdi de AK Parti ile bu söylem iktidardadır. Bu bir kolektif kimliktir.

Kolektif kimlik, belirli bir insan grubunun kendi hakkındaki bilinci ve duygusuyla ilişkilidir; topluluğun kendine özgü niteliklere sahip olduğu ve bir tekillik taşıdığı yönündeki bilinci ve aidiyet duygusudur. Bu bağlamda, dil, kültür, din, tarih, yaşam alanı, maddi koşullar gibi öğelerin yanı sıra, topluluğun belleği, kolektif kimliği yapılandıran önemli bir faktör olarak belirmektedir. Kolektif bellek bir topluluk tarafından yaşanmış ve içselleştirilmiş deneyimlerin bilinçli olan veya olmayan anılarının bütünü olarak topluluğun geçmişinden kalanı ve süregeleni ve bu topluluğun geçmişini, ne yaptığını ifade etmektedir. Bir grup veya topluluğun kimliğini tanımlama çabaları, onların zorunlu olarak geçmişlerine bakmalarını içermektedir. Kolektif kimlik bu anlamda, bir dolayımsızlık ve bir uzun süreklilik, yapı ve bir konjonktür ifade etmektedir.

Millet, varoluşunu kültürel ve siyasal olarak organize edebilen topluluktur. Bu toplulukta yer alan birey, manipülasyonlarla değil spontane bir biçimde, kendisini bu oluşuma mensup hisseder, o tinsellikten kendi kimliğine kolay sindirilebilen öğeler alır. Devlet, milletin kendi iradesiyle meşru güç kullanımını, erki devrettiği organizasyondur. Ulus, milletin modern zamanlardaki görünümüdür. “Ulusal kimlik” ise bir ulus devletin çatısı altında yaşama bilincinin getirdiği ve bireysel kimliğimize kattığı, bir hissiyat olarak yaşadığımız, ulus devlet fenomeninden türeyerek, ulus içinde tüm bireysel kimlikleri saran bir tinsel oluşumdur. Ulus-devletin olmadığı yerde ulusal kimlikten bahsedilemez; olsa olsa ulusal kimliğin muhalif söylemlerinden bahsedilebilir.

“Ulus-devlet” ve “ulusal kimlik”, kendinden önceki devletin ve kimliğin yani geleneğin temelleri üzerine kurulur ama aynı zamanda “modern” in gelenekselden kopukluğu ölçüsünde onlardan bir kopuşu da gerektirir. Ulus-devlet, modern bir organizasyondur ve doğal olarak modernliğin karakteristikleri olan rasyonaliteyi ve teknolojiyi kullanır. Modern rasyonalite ve teknolojinin, geleneksel yaşantı ve teknikten farkı kadar, ulus devletin ve ulusal kimliğin tarihsel öncüllerinden farkı vardır. Bu farkın en belirgin yanlarından birisi, düşünümselliğe dayalı, “yukarıdan aşağıya inşa”dır. En “demokratik” olanları da dahil olmak üzere, her modern ulus-devletin bir dizi siyasal öğreti, tarihsel anlatı, örnek şahsiyetler, kutlamalar ve anma törenlerinden oluşan bir “sivil din” (resmi ideoloji) oluşturmaya girişmesi bu nedenledir. Ama ne ki, modern yönetim teknolojilerinin öngördüğü, “yukarıdan aşağıya inşa”ya rağmen, asıl olan milletin tarihsel-tinsel varlığı ve onun “aşağıdan yukarıya doğru” yaydığı dalgalardır (Miller, 1999:19). Sonuç olarak denilebilir ki, bireysel kimlik ulusal kimlikle, ister onu benimsemek ister ona muhalif olmak bağlamlarında olsun, çok sıkı bir bağdaşım içerisindedir.

Bu açıdan bakıldığında daha Osmanlı Meclisinde olan ikili yapı ve daha sonra İttihat Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasındaki ve İttihat Terakki’nin içindeki A ve B yapılanmaları devam etmektedir. Bu ülkenin Başkan Erdoğan’ın bizim Rabiamız dediği dört düstur temel sembollerimizdir. Ayrıca Türklük Gurur ve Şuuru ile İslam Ahlak ve Fazileti bu devletin temel dinamikleridir.  

FETÖ ile mücadele

HMÖ- FETÖ terör örgütüne sempati duyan unsurların örgütle olan bağının koparılması için psikolojik anlamda neler yapılmalıdır? Ayrıca tutuklanan yüksek profilli darbe sanıkların tam olarak çözülmesi ve zihin kodlarının değiştirilerek rehabilite edilebilmeleri için neler yapılmalıdır?

YÖ- 7 Şubat MİT krizinden sonra bekleyin neler olacak diyen paralel yapılanma, özellikle Gezi Olaylarında çadırları yaktırarak kaos ortamını ateşleyen ve şu anda Pittsburgh’da Arap kahvelerinde vakit geçiren paralel polis şefinden aldıkları direktifle Türkiye’de Aktif Eğitimciler Sendikasını yeniden faaliyete geçirerek bir sonraki hükümeti devirme hamlesini bekliyorlardı. Öyle ki; çok alt seviyelerde örgüt üyesi olanların ağzından dahi bu hükümetin 2014’ü göremeyeceği ve hepsinin hesabının çoktan görüldüğü, sadece defterlerinin dürülme zamanının beklenildiği söylenmekteydi. 

Her ne olduysa oldu, 17 ve 25 Aralık 2013 tarihinde başlanılan hükümetin defterini dürme operasyonu ellerinde patlayınca ilginç gelişmeler olmaya başladı. Öncelikle ABD ve Avrupa’da şahinleşen Gülenist Paralel ÖrgütTürkiye’de çok ilginç bir strateji izlemeye başladı. Basında Siyonist-Neo-Con örgütlenme ile iç içe olan Gülenist örgütün tüm gazeteleri ve televizyonları saldırıya geçtiler. Mecliste art arda istifa eden tuzluk milletvekilleri ve kurulan tuzluk partiler ile saldırı cephesini genişletmeye çalışan Gülenist örgüt, %50 oy almış hükümeti ve %52 oy almış Cumhurbaşkanını devirmek adına uluslararası tüm Siyonist localarla her türlü gayrı ahlaki ve gayrı hukuki işbirliğini somutlaştırmışlardır. 

Türkiye’de örgüt mensupları derin bir sessizliğe ve görünmezlik rolüne girmiş durumundadırlar. Akla gelen soru şu olabilir; bu kadar gazete, TV ve STK ile saldırıya geçmiş bir örgüt nasıl sessizliğe büründü? Şimdi bu durumu; eğitim, üniversite ve göz önünde bulunan STK’lar nasıl ruh moduna geçti, izah edeceğiz.

ABD’de ve Türkiye’de yoğun bir şekilde tüm STK’ları ve senatörleri örgütleyen güç, Türkiye’deki örgüt elemanlarına yoğun bir şekilde geri çekilme ve susma emri vermiştir. Bunun yanında özellikle bazı ilginç taktikler izleyerek, varız, buradayız ve gücümüzden hiç bir şey kaybetmedik mesajı göndermeleri de farklı bir taktik olsa gerek. Özellikle dershane ve okul yapılanmalarında izledikleri politika şimdilik bizim elemanlarımızın çocukları grup olarak ayakta kalmamıza yeterli görüşü ile hareket etmektedirler.

Gülenist paralel örgütlenmeye ait dershanelerin özel okul olma dilekçesini herkesten önce vermeleri ve kendilerinin yanında olan zengin insanlardan çok yüklü paralar alarak bu dershaneleri okula çevirme girişimi Ocak 2015’den itibaren hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başladı. İllerde var olan ilk, orta ve lise okullarına birer adet daha katarak okullaşmada büyük kazanç elde ettikleri söylenebilir. Bu okulların kişi adına bağlı özel ya da vakıf olması devletin buralara el koymasını imkânsız hale getirmektedir. Ayrıca, bu okullarda öğretmenlik yapanlardan KPSS istenmemesi hatta Eğitim Fakültesi mezunu olmasının aranmaması örgüte öğretmen bulmada sıkıntı doğurmamaktadır. Sanki sistem bunların işlerini diledikleri gibi yürütmesi için hazırlanmış gibi.

Bu örgüt özellikle 2014 Ağustos ayından sonra tamamen 1980’li yıllardaki pozisyonuna geçmiş durumda. Gazeteler, STK’lar ve uluslararası örgütlerle Türkiye Cumhuriyeti meşru hükümetine ve seçilmiş Cumhurbaşkanına savaş açmış bir şekilde eylemlerine devam ederken, müntesiplerine geri çekilme emrini vermiştir. Öğretmen sendikası bir vakfa dönüştürülmüş ve üye kaydı dondurulmuştur. Okullardaki panoları dahi kaldırılmıştır. Örgüt dışında hiç kimse yapılan aktivitelere davet edilmemekte ve kendi içlerinde 1980’lerdeki gibi çalışma yapmaktadırlar. 

Üniversitelerde hiçbir paralel örgüt mensubunu koridorda, öğretim üyelerinin birlikte olduğu yerlerde, abdest alırken, hatta mescitte dahi görmek imkânsızdır. Ders saatlerinde gelip sonra ortadan kayboluyorlar. Bu Türkiye’nin bütün devlet üniversitelerinde böyle zuhur etmektedir. Özellikle 2014 Ağustos’unda ilginç bir şekilde Ülkücü görünümüne bürünen ve sarkık Ülkücü bıyığı bırakan paralel örgüt mensuplarına bile rastlanmıştır. Ülkücülerden ve kendi abilerinden gelen uyarılar sonrası bu şekilsel değişikliği terk etmişlerdir. 

Paralel örgütle mücadelede bir mesafe alındığı kanaatinde değilim.

About admin

Buna gözatmalısın

CIA whistleblower John Kiriakou: “I worked with the Turkish government against the PKK presence in Greece…”

John Kiriakou was a CIA officer for more than 14 years (1990-2004) serving mostly in …

Bir Cevap Yazın