Ana Sayfa / Bölgesel Araştırmalar / ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI / AMSTERDAM’DA BİR MOSSAD AJANI İLE ORTADOĞU VE TÜRKİYE HAKKINDA SOHBET

AMSTERDAM’DA BİR MOSSAD AJANI İLE ORTADOĞU VE TÜRKİYE HAKKINDA SOHBET

Amsterdam’da Bir MOSSAD Ajanı ile Ortadoğu ve Türkiye Hakkında Sohbet

Yazar: Serkan Yıldız

 

İsrail gizli servisi MOSSAD’da çalışan, E. P. kod adlı bir görevli ile Amsterdam, Melkweg’de ki Hotel Vondel’de tesadüfen karşılaştım. Onun MOSSAD ajanı olduğunun farkında değildim ama onun bir istihbarat uzmanı olduğundan %100 emindim. Bu şuna benzer; “Hoca, hocayı camide, hacı hacıyı Mekke’de tanırmış…” Bulunduğumuz otelin Roof barındaki hali, hareketi ve tavırları ile kesinlikle oraya ait olmadığını gösteriyordu… Kadehini tutuşu, etrafına bakışı, kılığı – kıyafeti… “Evet” dedim “Sen buraya ait değilsin ama asıl önemli olan –özünde- nereye aitsin?”

 Karşılıklı birkaç jest sonunda barda oturduğu taburenin hemen yanındaki tabureye geçtim. Uzun Marlboro sigara içiyordu. Pek alışıldık bir şey değildi. O noktada açık verdi. Paketinden çıkardığı sigarayı yakarken çakmağı sigara ucuna çok yakın tuttu. Bu onun aslında hep kısa marka sigara içtiğini ama zorlamalar gereği buna itildiğini gösteriyordu. Üstelik önünde bulunan ve bizim ülkemizde “Sosis Tava” denilen, dilimlenmiş sosis kızartmasından ilk lokmayı kürdanla aldı. Bu bilindik “Ortadoğu” alışkanlığıdır. Avrupa’da birinin önüne kızarmış ve dilimlenmiş sosis kızartması koyduğunuzda, önce onu bir kaç kızarmış patatesin arasına alır, sonra ketçaba bandırır, birasından yudum alır ve sonra, o sosis artı patates kızartmasından oluşmuş kombinasyonu ağzına götürür. Bu öyle yapmadı. Bundan dolayı  elimde onunla ilgili birçok veri olmuştu.

Konuyu uzatmadan direk sohbete daldım; “Avi Atzilii’yi tanır mısın?” Soğuk bir şekilde “tanımam” dedi. “Itay Cohen” dedim. “Onu da tanımam” dedi. “Peki” dedim. “Afiyet olsun” diyerek masadan kalkmam üzereyken “Ama Dor Rikan’ı tanırım” dedi. Dor Rikan, MOSSAD’ın Türkiye temsilcisiydi. Belli ki o da benim Türk olduğumu anlamıştı. Gülümsedim.

E.P. ile  “Urfa Kebabının güzelliği” ve “Sufganiye” gibi Şabat bayramında dağıtılan, içi reçelli poğaçadan oluşan damak lezzetleri hakkında yaptığımız sohbetin ardından konu, “siyasete” geldi.

E.P.’nin iddiaları çok çarpıcıydı; “Evet, benim uzmanlık alanım Türkiye değil ama Türkiye’nin demografik yapısı İsrail’de çok rahatsızlık verici düzeyde” dedi. Üsteledim. “Türkiye’de bizim bildiğimiz 57 farklı yapı var, ama siz hepsini bir arada tutuyorsunuz. Sahi bunu nasıl başarıyorsunuz?” dedi.

Yine cevap vermedim.

“Ve Türkiye’nin mozaiği bu kadar genişken, ülkenizin toplumsal dinamiklerinin bu kadar sağlam olması eminim ki MOSSAD’ın Türkiye masasını çok rahatsız ediyordur” dedi. “Keza şuan senin de içinde bulunduğun iş veya operasyon, bu kadar kozmopolit olsaydı, bu seni de rahatsız ederdi… Neyse ki; Türkiye Masasında çalışmıyorum….” diye bitirdi..

MOSSAD’ta Türkiye masasında çalışmanın bir angarya olup olmadığını sordum; “Hayır… Hayır… Kesinlikle! MOSSAD’da en kıdemli, en tecrübeli ve en değerli istihbarat uzmanları Türkiye Masasına atanır. Çünkü orası cidden çok yoğun ve çetrefilli bir şubedir.” dedi  “Sakın bu yüzden gururlanma!” diye de ekledi.

Doğrusu gururum okşanmıştı. Ama yetmiyordu. “Bildiğim kadarıyla MOSSAD ve İsrail Hükümeti, Türkiye’nin bu demografik yapısında bir çatlak yaratmak için olağan tüm çabasını gösteriyor… Başarırlar mı bilmem. Ama sizde bu kadar karmaşık, sizde bu kadar tahrikle hareket edecek zümreler olduğu sürece bizim bunu başaramamamız çok düşük bir ihtimal…” Keza haklıydı. Toplum yapısında bu kadar çeşitlik olan ülkelerde, “ulusal bir bilinç” ve “Milli bir terbiye” olmadığı sürece bir enkazın altında kalmaması mümkün değildir.

Ve elbette ki ulusal bilinç, ne her sabah “Ne mutlu Türk’üm” diyene diyerek gelişebilirdi, ne de “Ben Türk milliyetçisinin karşısında Kürt’üm, Kürt milliyetçisinin karşısında Türk’üm” demekle… “Milli Terbiye” ise bambaşka bir konuydu. Irksal, kökensel, tinsel konuları alıp bir kenara itmekle de olmazdı, ama en azından haklı bir çabaydı…

E.P. şöyle devam etti; “İsrail’in Türkiye’ye minnet duymasındaki tek sebep; büyüyen ve gelişen İran karşısında, İran’ın yakınındaki en büyük müttefik güçlerinden birini kaybetmek istememesidir.” İçkimi yudumlamaya devam ederken şunları söyledi: ”  R. Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışı ve İsrail’in  “Mavi Marmara” krizini örtbas etme gayreti de sadece bu politika yüzündendir.” , “Peki” dedim “Sonra ne oldu?” , “Obama’nın ikinci döneminde ABD’nin Ortadoğu konusundaki -pısırık tavrı- İran’ın nükleer faaliyetlerini kısıtlayabilmek ve kontrol edilebilir bir hale getirmek  adına kurgulanmış ve nihai kertede İran’ın bölgesel ve küresel düzene entegre edilmeye çalışılması, herkes gibi bizi de rahatsız etmişti. Sonra Obama’nın başkanlığının pimini çektik.” Başımı salladım sessizliğimi bozmaya fırsat vermeden devam etti; “Bu süreçte, imkansız görülen birliktelikler gerçek olmaya başlamış ve bugüne kadar hiç bu denli yakınlaşmamış güçler, birlikte hareket etmeye başlamıştı.” Kadehini bitirdi, yenisini istemeden benim söylediğim diğer içkisine, devam etti.  (Elbette burada ima edilen  taraflar İsrail ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği geleneksel Arap monarşileriydi). 1979 yılından bu yana “ortak bir tehdit” mevcuttu… Fakat bu ortak tehdidi, mükemmel bir şelikde  güvenlikleştirecek bir zemin yoktu. “Bahçede üremiş çalıların peyderpey temizlenmesi” gerekiyordu.”1991’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun, Kuveyt’in işgal edilmesine müteakip, Irak’ı iğdiş etmesi; 2003 yılında, bu sefer ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve Saddam rejimini sona erdirmesi ve nihayet Arap Baharı’nın ürettiği normatif atmosferde beliren Arap demokratikleşmesinin boğulması ;Suriye’de Esad rejiminin patronaj talep edecek derecede küme düşmesi ve ülkesinin parçalanmanın eşiğine gelmesi gibi  olaylar ve meydana getirdikleri kırılmalar, uzun yıllardır Arap dünyası üzerinden kurgulanmaya çalışılan ittifakvari oluşumlara ya da İsrail’in ulusal güvenliğine hizmet edebilecek güvenlik rejimlerinin inşa edilmesine uygun bir zemin yarattı.”

Garson “artık barı kapatması gerektiği konusunda uyarılarda” bulunuyordu. Ama en can alıcı yerdeydik… Garsonla konuştum. 3 şişe Jack Daniels sipariş etmiş ve barı sabaha kadar açık tutma konusunda anlaşmıştım. E.P. Şöyle devam etti; “Söz konusu ‘bahçenin temizliği’ bir türlü istenilen seviyelere ulaşamadı. Bir sonraki aşamada, yarım bırakılan iş tamamlandı ve Saddam rejimi alaşağı edildi. 2003 yılında gerçekleşen ve bugün artık tam anlamıyla bir istihbarat manipülasyonu olduğu alenen bilinen Irak işgali, ABD açısından doğurduğu maliyetler bir yana, bölgenin dönüştürülmesinde ve İsrail’in de merkezinde konumlandığı bir güvenlik çıkmazının realize edilmesinde önemli bir safhayı simgeledi. Söz konusu işgalle birlikte, “ıslah çalışmalarından” vazgeçildiği ve revizyonist Arap rejimlerinin sembolik liderlerinin artık sahneyi terk ettiği bir süreç işliyordu.”

“Peki” “Tüm bunların Türkiye’ye etkileri nedir, diye sordum?”  Gülümsedi… “Bu Arap Baharının bir şekilde Türkiye’yi etkileyeceğini düşünmüş olmalılar. Ama bu asla olmadı! Siz ne Arap’tınız ne de bahara ihtiyacınız vardı. Ama asıl amaç şuydu; Türkiye’nin demografik yapısında ciddi bir sarsıntı… Olmadı… Başka bahara…” Gülümsedim. Kadehimi kaldırdım. “Şerefe – Onura ve Cesarete….” Oda kaldırdı… Saygı ile birbirimizi selamladık ve odalarımıza geçtik…

About admin

Buna gözatmalısın

HÜRMÜZ SALDIRILARI İRAN’DA REJİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SİNYALİ Mİ?

Ortadoğu analisti Hasan Mesut Önder, tanker saldırı sonrası ısınan Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler üzerinden değerlendirmede bulunuyor. …

Bir Cevap Yazın